27 Kasım 2025 Perşembe

Tarihi dersler ışığında komünist partilerde iki çizgi mücadelesi -2-TÜRKİYE PRATİĞİ

TÜRKİYE PRATİĞİ

Lenin dünyayı ezilenlerin lehine değiştirme mücadelesinde partinin önemini ve irade birliğini şu cümlelerle ifade ediyor. “Proletaryanın iktidar mücadelesinde örgütten başka hiçbir silahı yoktur.” Devamla “işçi sınıfının öncü gücü örgütünde yatar. Örgüt olmaksızın proletarya hiçbir şey gibidir. Örgüt olduğunda ise her şeydir.”

 Bu değişmez yaklaşımı Çin gerçeğine uyarlayan Mao Zedung ise “Eğer devrim olacaksa, mutlaka devrimci bir parti olmalıdır. Devrimci bir parti olmadan, Marksist-Leninist devrimci teori üzerinde ve Marksist-Leninist devrimci tarzda inşa edilmiş bir parti olmadan emperyalizmi ve uşaklarını alt etmede, işçi sınıfına ve geniş halk kitlelerine önderlik etmek imkansızdır” diyor.

Stalin yoldaş da partinin tarihsel önem ve gerekliliğini toparladığı görüş ve tecrübelerini özetlerken partinin öneminden şu sözlerle bahsetmektedir. “Parti işçi sınıfının öncü müfrezesi”, “proletaryanın savaş kurmay heyeti”, “parti proletaryanın sınıf örgütünün en yüksek biçimi..”, “proletarya iktidarının aleti olarak parti”, “proletarya, diktatörlüğünü kurmak ve devam ettirmek için partiye muhtaçtır.

Parti, proletarya diktatörlüğünün bir aletidir.” Tüm bunların anlamı partinin devrim mücadelesinde kitlelerin öfkelerinin bir merkeze toplanması ve hedefe sevk edilmesi anlamına gelir. Kendiliğinden hareketlerin başarıya ulaşmamasındaki en büyük sorun kitlelerin öfkelerinin bilinçli bir harekete ve en önemlisi de bilinçli ve hedefleri belirlenmiş bir örgütlülüğe dönüştürülememesidir.

Parti tüm bunları tersine çeviren ve iktidarı bu savaşımla kazanan örgütlü ve bilinçli bir merkezi önderlik anlamına gelir. Bunu başarmak için kendi içinde eylem ve söz birliğine sahip olması temel şarttır. Bu olmadan ilerlemesi ve başarıya ulaşması mümkün değildir. Ve tam da bu noktada Stalin yoldaş “hiziplerin varlığı ile bağdaşmayan irade birliği olarak parti”den bahis eder. Ve devamla “Birliğinden ve demir disiplininden güç alan bir parti olmadan proletarya diktatörlüğünü kurmak ve devam ettirmek olanaksızdır.

Ama bütün parti üyelerinin irade birliği olmadan hareket birliği olmadan, partide demir disiplin düşünülemez. Kuşkusuz ki bu, partide fikir savaşımına yer olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, demir disiplin, eleştiriye ve fikirsavaşımına engel olmak şöyle dursun, partinin bağrında eleştiriyi ve fikir saavaşımını gerektirir.” der.

(Leninizm’in İlkeleri, Stalin, Sol Yay, Sf: 90)

Bunların Türkiye’deki Proletarya Partisi’yle bağlantısı şudur;

Parti’nin kuruluşunu takip eden kısa bir süre sonra kurucu önderin düşman tarafından esir alınması ve katledilmesini takip eden zaman içinde yenen diğer darbelerle birleşen güç kaybı ve ardından gelen merkezi öndeliğin kaybı Proletarya Partisini 1. Yenilgi olarak adlandıran sürece sokmuş ve bu sürecin çıkışını takip eden yıllarda ise KK (Koordinasyon Komitesi) olarak ifade edilen hizip ortaya çıkmıştır.

Bu dönemin en önemli özelliği, partinin hizipler konusunda teorik bilgi ve birikimi olmasına rağmen, kendi bünyesinde yaşadığı bir tecrübenin olmamasından kaynaklı, KK hizbinin başını çeken kadrolarına güvenmesi ve partinin bir an önce bölgesel dönemden çıkarak merkezi yapıya kavuşması ve sınıf mücadelesindeki yerini alması özlemiyle sınırlı parti üye, kadro ve taraftarlarının parti önderliğini ele geçiren KK hizbine karşı uyanık davranamamalarıdır.

 Daha ilk toparlanma hamlesinde Proletarya Partisi’ni tartışılır bir kulvara sokmaya çalışan KK hizbinin, daha sonra AB olarak tarihe geçecek bir başka hizbi, grup olarak partiye alması (ki bunun başı çeken unsurla ilgili Kaypakkaya tarafından hiçbir zaman partiye almayın sözleri mevcuttur) bu hizbin uzun vadeli planları olduğunu ve partiyi tamamen gasp ederek kendi revizyonist görüşleriyle şekillendirme hesapları içinde olduklarını gösteriyor.

KK hizbinin yarattığı tahribat, verdiği zarar ve savunduğu görüşler Proletarya Partisi’nin 1978 yılında yaptığı 1. Konferansta değerlendirilerek tarihe şöyle geçti;

“(...) Ancak yeniden merkezileşme yolunda atılan çok olumlu bir adımdı. Ancak yeniden merkezileşme yolunda atılan bu olumlu adımın üzerinden uzun bir zaman geçmeden, partimiz bu kez de içten saldırıya uğradı. Yeniden inşa döneminde partimizin içine sızan bazı dönek unsurlar merkez içinde bir darbe hareketine giriştiler. Daha sonra Koordinasyon Komitesi (KK) adı ile anılan burjuva hizbi bir darbe ile parti yönetimini 1974 sonlarında ele geçirdi. (....)

daha sonra 1976 Nisan’ında partiye karşı açık bir tasfiye hareketine giriştiler.

Çıkardıkları bir yazı ile partimizin sosyo-ekonomik yapı tespitinin yanlış olduğu, buna bağlı olarak devrimin yolu konusunda da yanlış görüşler savunulmuş olabileceği (!), partinin çizgisinin ML olmadığı; ve TKP(ML)’nin zaten bir parti olmadığı ML olma yolunda ilerleyen bir hareket (!) olduğu; partimizle THKO(ML), THKP-C-ML arasında nitel…

Partizan-71-sayfa-106

……bir fark olmadığı” görüşlerini açıkça savunmaya başladılar. Onların bu tasfiyeci görüşlerine karşı önce Proletarya Partisi’nin bir bölge teşkilatında açık mücadele başladı. Bu mücadele kısa zaman içinde diğer bölgelere de sıçradı.

1977 yılının başlarında, partinin çalışma yaptığı hemen bütün bölgelerde saflar belirginleşti. Tasfiyeci hizip ile proletarya partisi arasındaki örgütsel bağ da kesinlikle koparıldı. (...)

Bu dönemde partiye,

“KK’nın niteliğine uygun unsurlar; dönekler, hizipçiler, bir yığın burjuva doldurulmuştur.

 ‘KK’ kendisi gibi bir hizip olan AB hizbini, bu hizip, özeleştiri adını verdiği bir yazıda partimizin temel görüşlerini ret ettiği halde, grup olarak partiye almıştır. ‘KK’döneminde izlenen kadro siyaseti, kadroları yalnızca merkezin verdiği emirleri yerine getiren memurlara dönüştüren, kadroları inisiyatiften yoksun bırakan bir kadro siyaseti izlemiştir.

(...) Bütün bunları yapan ‘KK’ 1976 Nisan’ından sonra partiyi tasfiye çalışmasını açık planda sürdürmeye başladığı zaman, kendi sorumlusu olduğu bütün bu olumsuzlukları kadrolara göstererek ‘bu kadar ağır hatalar yapan bir partinin ML bir parti olamayacağı açıktır’demagojisine başvurmuştur.

‘KK’hizbinin bu tavrı ve daha sonraki gelişmesi ile partimiz içine sızmış ve amacı başından beri partiyi tasfiye etmek olan bir burjuva hizbi olduğu; sorumlu olduğu bütün olumsuzlukları partiyi tasfiye amacı ile bilinçli olarak yaptığı ispatlanmıştır.” Bu hizip çok geçmeden kendi görüş ve varolma siyasetini partinin görüşlerinin tam reddi üzerine oturtarak geliştirdi.

Parti içinde iken “sol” lafazanlıkla kadro ve üyeleri etkilemeye çalışan KK hizbi, koptuktan sonra tamamen sağ bir noktaya demirledi. Kemalizm hayranlığı, toplu ayaklanma ve süreç içinde Mao’yu redde varan görüş ve düşünceleriyle tamamen İbrahim yoldaşın görüşlerinden koparak kendi kulvarında yürümeye başladı.

“TKP(ML) Hareketi” ismini kullanan bu hizip, daha sonra kendi içinde de birçok parçaya bölündü.

 Bu hizip en önemli söylemlerinden biri olan “TKP(ML) ile THKO ve THKP-C arasında nitel bir fark yok” görüşüne sonra da “sadık” kalarak, THKO’yu savunanlar olmasa da, THKP-C kökeninden gelen bir grup olan TKİH Halkın Yolu ile birleşerek bugünkü MLKP oldu.

KK hizbiyle parti arasında dönemin kendisinden kaynaklanan çok ciddi siyasi ve ideolojik tartışmalar yaşandı. Ancak parti kadro, üye ve sempatizanları partiye sahip çıkarak bu hizbin gerçek niyetini ortaya çıkararak partiyi sahiplendi ve 1. Konferans’a taşıdı.

Şubat 1978 tarihinde 1. Konferans’ını gerçekleştiren Proletarya Partisi, ileriye yönelik tarihsel bir adımı böylece atmış oluyordu. Bölgesel dönemden merkezi yapıya kavuşan partinin, sınıf mücadelesi içinde sıçrama yaratması ve devrime önderlikte, iradi olarak müdahale etmesinde, kendi içindeki iradenin de büyük bir önemi ve payı olduğu gerçeği hiçbir zaman inkar edilmedi. Kendi içinde demokrasiyi esas alan parti, bu ilkeden hiçbir zaman taviz vermedi. Tüm üye, kadro ve sempatizanların haklarını korumasını bilen bir parti olarak, en zor şartlarda bile bu ilkeyi uygulayarak bugünlere geldi.

1978 1. Konferans öncesinde de aynı demokratik yöntemi uygulayan parti merkezi olarak seçilen delegelerle konferansını gerçekleştirerek sınıf mücadelesinin kendisine yüklediği misyonla hareket etti. 1. Konferans’ın hemen öncesinde yaşanan bu tartışmalarda, daha sonra adını YHF (Yeni Hizipçi Faaliyet) olarak parti tarihine geçecek bir oluşumla mücadele etmek zorunda kaldı.

Bu hizip parti içinde çok etkili olmasa da, KK hizbinin alt edilmesinin hemen ardından filizlenmesi, parti içinde yeni bir tartışma yarattı. Marmara Bölgesi’nde bir etki alanı ile sınırlı olan YHF hakkında 1. Konferans’ın aldığı karar ise Proletarya Partisi tarihine şu sözlerle geçecekti: “Hakkında idari tedbir alınan iki kişi için yapılan hizipçi faaliyet tespiti doğrudur. JÖBK bu kişilerden savunma istemeli, bu kişilerin savunması alındıktan sonra haklarında partiden ihraç ya da kesin ihraç kararı alınmalıdır.”

 Bu karara bağlı olarak hareket eden MK, görevlendirdiği parti komitesi üzerinde bu hizip faaliyeti içinde bulunanları uyararak, partiye zarar vermekten vazgeçmelerini isteyerek, varsa farklı görüşleri bunu parti içinde kendilerine tanınan demokratik bir çerçevede kullanmalarını söyleyerek ikna etmeye ve özeleştiri vermeye çağırdı. Konferans esnasında da bir yanlışlık ve haksızlık yapılmaması için, konferansta sorun ele alınarak tartışılmış, YHF’nin “Konferansa” başlıklı mektupları okunarak buna göre karar verilmiş ve bu hizbin başını çeken “bu kişilerin eleştirileri yapıcı değil, yıkmaya yöneliktir.

 JÖBK ve ÖK şahsında partimizin bütününü hedef alan bir anlayışın ürünüdür” denilerek yine de kazanıcı yaklaşılması istenmiştir. Bu hizbin temel çıkışı ise, “konferansın yapılmasının  

Partizan-71-sayfa-107

 TKP/ML’yi yeni bir tasfiyeci sürece” sokma iddiasıdır. Yapılan görüşmeler ve tartışmalar sonucunda Ekim 1978’de MK, konuya ilişkin partiye yaptığı açıklamayla bu hizbin geldiği aşamayı şöyle açıklıyordu.

“Partimizin durumu ile ilgili bir ikinci mesele ise, parti konferansının hemen öncesinde bir bölgemizde ortaya çıkmış olan Yeni Hizipçi Faaliyet’ti (YHF) Komünist Sayı 1’de bu hizip faaliyeti hakkında parti 1. Konferansında alınan karar ve Merkez Komitesinin bu karar doğrultusundaki girişimleri anlatılmıştı.

 Parti konferansının ve merkez komitesinin tavrı karşısında YHF bu kararları tanımadığını, örgütsel ayrılığını bir kez daha ilan etti. 4 sayfalık bir açık mektup ile tutumlarını, merkez komitesinin ortaya çıktığı üst bölgedeki sorumlu yoldaşların yürüttükleri mücadele, diğer yandan YHF içinde bulunduğu alt bölgedeki yoldaşların ilkeli ve sorumlu tavırları ve YHF’ye karşı tavır almaları YHF’nin tecrit olmasına yol açtı.

YHF’nin diğer bölgelerde yürütmeye çalıştığı hizip faaliyeti ise, yine yoldaşların partiye sahip çıkan ve parti birliğini gözeten tutumları neticesinde boşa çıkartıldı. Bu gelişmelerin karşısında YHF’in başını çeken bir arkadaş, kendisi ile yapılan görüşmelerde niyeti ne olursa olsun objektif olarak hizipçilik yaptığına ikna oldu ve ilişkilerini dağıtıp onlara tekrar partiye öz eleştirileri ile birlikte geri alınmaları için başvurmalarını söyledi.

 Kendisi de aynı yolu tuttu. Böylece bu hizip faaliyeti 1-2 iflah olmazın dışında tümüyle dağıldı.” Bu hizbin etkilerinin kırılmasından sonra parti içinde 1. Konferansı takip eden tartışmalar devam etti. Parti içinde örgütsel sorunlardan kaynaklı ve kişilerin kendisini dayattığı girişimlerin uç vermesiyle tek tek hizip faaliyetlerine yönelik girişimler olduysa da bunlar pek etkili olamadan parti tarafından dağıtıldı.

En silik hiziplerden biri de parti tarihine Kurtuluş Yolu olarak geçen hizip olmuştur. İstanbul bölgesinde ve daha çok öğrenci gençlik içinde etkili olmaya çalışan bu hizbin de temel çıkışı partinin mevcut görüşlerinin hedef alınmasıydı. Yayımladıkları birkaç broşürle yayın faaliyeti dışına çıkamayan bu hizbin kitle içinde etkili olması söz konusu değildi. Proletarya Partisi’nin o döneme kadar çıkan hiziplerden çıkardığı derslerle birleşen yönü bu hizbin kısa dönemde etkisiz hale gelmesini sağladı. Kısa bir ömrü olan bu hizbin içinden, yaptıkları yanlışı görerek özeleştiri verip dönenlerin dışında, hizip başının hiçbir iddiasının kalmaması ve mücadeleden uzaklaşmasıyla Kurtuluş Yolu hizbi de tarihin sayfaları içine bir not olarak düşmekten öteye gidemedi.

 Proletarya Partisi tarihi göstermiştir ki, parti dışında sorunları halletmek mümkün olmamıştır. Çok iddialı ortaya çıkan birçok unsur, süreç içinde erimiş gitmiş ya da bırakmayı açıktan söylemedikleri için önce hizip faaliyetinde bulunmuş, kısa bir süre sonra da sessizce köşesine çekilerek mücadeleden tamamen kopmuşlardır.

İddia sahibi olduğunu söyleyen hiziplerden biri de GKK (Geçici Koordinasyon Komitesi)’dir.

GKK hizbinin temel çıkışı 1. MK’nın sağ sapmasına karşı idi. 1. Konferans’ta seçilen MK, ilk başlarda esas olarak MLM bir hatta idi. Partiyi toparlamada ve ileriye taşımada büyük bir çaba sarf edildi. Partinin kitleselleşmesinde, diğer oportünist ve revizyonistlere karşı ideolojik mücadelede ileriye atılan adımları, 1. MK silahlı mücadele ve parti içi diğer sorunlarda atamadı.

12 Eylül Askeri Cuntası bağırarak geliyorum demesine karşın, 1. MK gerekli öngörüye sahip olamadığı için parti hazırlıksız yakalandı. Devrimci mücadelenin ivme kazandığı, halk kitlelerinin devrimci harekete ve partiye yönelimlerinin olduğu bir durumda 1. MK silahlı mücadele için çaba harcayacağına, parti içinde yeni tartışma ve kaosa yol açan tartışmalar başlattı. 4. toplantısıyla tam olarak sağa kayan 1. MK, ülkede barışçıl mücadelenin esas olduğunu savunmaya, gerilla savaşına hazırlık dönemini ileri sürmeye başladı.

 Bu tezler ve bakış açısı parti içinde tartışmaları ve 1. MK’ya karşı ciddi tepkilerin doğmasını da beraber getirdi. İşte tam da bu aşamada Mayıs 1980’de GKK yayınladığı 16 sayfalık bir yazıyla partiye cepheden bayrak açtı.

GKK’nın başını çeken unsurların sağlıksız ve partiyle örgütsel anlamda ciddi sorunlarının bulunması ise bir başka sorundu. Görünürde “haklı bir karşı çıkış olsa da” yöntem ve sorunu partiyle halletme, tartışma platformundan kaçarak aceleci, benmerkezci bir bakış açısıyla partiyi düze çıkaracaklarını sanan bu hizbin söylem ve pratiklerinin de bir ve aynı olmadığı çok kısa bir süre içinde anlaşıldı.

Parti tarihine adı “kır kaçkınları” olarak geçen GKK hizbi tam da adına uygun davrandı. 1. MK’yı silahlı mücadelede ısrarlı olmamakla suçlayan ve bunun için cepheden bayrak açan bu kır kaçkınları hizbi, birkaç kafadarla Dersim’e yaptıklarları silahlı “çıkartmayla” bir ay bile dayanamayıp soluğu tekrar şehirlerde aldılar.

Partizan-71-sayfa-108

12 Eylül 1980 darbesi ülke coğrafyası üzerine bir karabasan gibi çöktü. Devrimci hareket, cuntaya hazırlıksız yakalandı. Faşist cunta, toplumun birçok muhalif kesimini ezerken bundan devrimci hareket de nasibini aldı.

Şehirlerde yapılan ve Proletarya Partisi’nin askeri çizgisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan eylem çizgisiyle birkaç bakkal ve esnafı soyan bu hizip artıkları, “silahlı mücadele” verdiklerini sanıyor ve hayat onları her defasında gerçeklere vuruyordu. 12 Eylül Askeri Cuntası birçok hareketi olduğu gibi GKK hizbini de pençesine alarak eritti. GKK, 12 Eylül döneminde hapishanelerde (ki bunların tamamına yakını İstanbul hapishanelerinde kalıyordu) uzun bir dönem varlıklarını korumaya ve devam ettirmeye çalıştı.

Ancak hayat onların bu yanlış ve parti yıkıcılığını af etmiyordu. GKK’nın başını çeken esas iki unsur düşman cephesine geçerek hainleşti. Ve nihayetinde GKK 1983’lerin sonunda tüm hapishanelerde bulunan devrimci yapılara ve örgütlere yayınladıkları bir bildiriyle kendilerini feshettiklerini belirterek Proletarya Partisi’nin saflarına döneceklerini açıkladı.

Fesh olayından sonra tek tek özeleştiri yapanlardan durumu değerlendirilerek kabul edilenler ve bireysel kalanların dışında, özeleştiri verdikleri halde verdikleri zarardan dolayı saflara alınmayanlar da oldu. Ve böylece GKK tarihe karışarak yok olup gitti.

12 Eylül 1980 darbesi ülke coğrafyası üzerine bir karabasan gibi çöktü. Devrimci hareket, cuntaya hazırlıksız yakalandı. Faşist cunta, toplumun birçok muhalif kesimini ezerken bundan devrimci hareket de nasibini aldı. Türkiye devrimci hareketinin yenilgisiyle tamamlanan bu dönem, aynı zamanda ülkemizde gericilik ve irtica yılları oldu.

Cunta tüm cephelerden, ekonomik, siyasi, ideolojik olarak saldırırken, davadan dönmeler, ideolojik savruluşlar da ciddi tahribat yarattı. Tam da böylesi bir dönemde parti bir yandan cuntaya karşı mücadele ederken, diğer yandan da kendi iç görevlerini yerine getirmek için yoğun bir uğraş içine girdi.

 Bu, Proletarya Partisi’nin 2. Konferans’ının hazırlanmasıydı. Konferansın temel konuları silahlı mücadele ve uluslararası alanda yaşanan “Mao ve çizgisine sahip çıkma” meselesi olarak şekillendi. AEP’nin başını çektiği Mao Zedung’u reddetme tartışmalarına 1. MK’nın yalpalayan tavrına karşı, Proletarya Partisi cesaretli bir şekilde ama ciddi kavrayış eksiklerine karşın Mao Zedung yoldaşı sahiplenen tavrıyla 2. Konferans’a taşındı.

 2. Konferans’ın cunta şartlarında ve tam da mücadelenin en kızgın alanında yapılması ise başka bir başarıydı. Konferansta canlı ve ciddi tartışmalar yaşandı.

Bu konferans tarihe özetlenmiş biçimiyle şöyle geçti:

“Konferansın gündem maddelerinin hemen tümünde iki çizgi mücadelesi sürdü. Parti çizgimize inançsızlığı ile meşhur revizyonist-Troçkist kırması çizgi, tartışılan her konuda çoğunlukla mahkum edildi. Konferansta karar haline gelmeyen diğer birçok temel meselelerde kısaca görüş belirtildi. Revizyonist-Troçkist çizgi savunucuları, ‘ülkede kapitalist üretim ilişkileri hakimdir, baş çelişme komprador burjuva-toprak ağalarının iç içe geçtiği yarı-feodal sistemle halk yığınları arasındaki çelişmedir.

Bir başka deyişle yerli gericilikle halk yığınları arasındaki çelişme, baş çelişmedir. Kırların esas, şehirlerin tali olması ilke değildir. Meselenin böyle ele alınışı mekanikliktir. Mücadele neredeyse orada almalıyız. Halk savaşı askeri bir stratejidir. Tüm sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal ülkeler için genelleştirilmemelidir’ görüşlerini savundular.

Bunlara karşı çoğunluk partinin görüşlerinin doğru olduğunu savundu. Kısacası getirilen görüşler eski oportünist, o bıktırıcı türkülerin tekrarıydı. Konferansta ilk gündem maddesi olarak 57-60 Deklarasyonları’nın tartışılmasına başlandı. Bu gündem maddesinde YD temsilcileri bu belgelerin özü itibarı ile oportünist olduğunu savundular. ML’ler ise bu belgelerin özü itibarı ile ML olduğunu ve neden ML olduğunu kararda görüldüğü gibi ortaya koydular. Ayrıca YD’nın bu belgeleri revizyonist olarak değerlendirmesinin Mao Zedung’u inkar etmek için bir ön adım olduğunu da savundular.” Parti içindeki yarı-Troçkist çizgi savunucuları mahkum edilerek “Mao savunulmadan Marksizm-Leninizm savunulamaz” şiarı hakim kılındı.

 Konferansın başarıyla tamamlanıp seçilen MK’nın göreve başladığı dönemde, konferansta siyasi yenilgiyi hazmedemeyen yarı-Troçkist Yurtdışı Hizbi konferans sonrasında yurtdışında ayrılığını ilan etti. Utangaçça Hocacılığı savunan ve Mao’yu usta görmeyen, sosyalizmde sınıflar ve sınıf mücadelesine,

Mao’nun öğretilerine sırtını dönen bu hizip, adını

Bolşevik Partizanolarak koydu.

Partizan-71-sayfa-109_______________Devam _____________edecek

Proletarya Partisi tarihine Yurtdışı Mülteci Hizbi olarak geçen “Bolşevik Partizan” grubu, ilk başlarda yurtdışında kadroların ezici çoğunluğunu saflarında tuttu.

 Ancak yapılan müdahaleler ve açık tartışmalar sonunda yurtdışı hizbinin etkisi de çok geçmeden kırılarak, kadro ve taraftarların tekrar Proletarya Partisi saflarına dönmesi sağlandı. Yurtdışı Mülteci Hizbi de diğer hizipler gibi, halkın deyimiyle sözünün eri olamadı. Dediklerinin arkasında durmadı. Büyük sözler ettiği halde düşmana en küçük bir yönelime girmedi.

 Yaşamlarını sürdürdükleri yurtdışında, sürekli olarak “arayış” içinde oldular. “Yazıp çizmeleri” bir türlü bitmedi. Tanrı arayıcıları gibi aradılar, fakat tanrılarını bir türlü bulamadılar. Birkaç senede bir kurdukları hayali partilerle “Türkiye ve Kürdistan halklarının” kurtarıcıları olma iddiasında oldular!

Fakat bir türlü mücadelenin sıcaklığı içinde olmadılar. Gerçekler, bu hizbi de hayatın kenarına iterek silikleştirdi. Bu dönemden sonraki gelişmeleri ve çıkan hizipleri anlayabilmek ve partinin geçirdiği evreyi kavrayabilmek için 2. Konferans sonrasını iyi değerlendirmek gerekiyor.

 Yurtdışı Mülteci Hizbi’nin alt edilmesinden sonraki gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz. Yine parti belgelerinde bu dönem şu şekilde özetlenmiştir:

“2. Merkez Komite üyeleri çok geçmeden düşman tarafından ya yakalandı ya da çatışma ve işkencede düştü. Partimiz ikinci genel sekreteri olan Süleyman Cihan 1981 yılında düşmana esir düştü.

 Yoğun işkenceye tabi tutulan parti genel sekreterimiz, Kaypakkaya’nın işkencede ‘ser ver, sır verme’komünist tavrını sürdürerek düşmana en küçük bir sır vermemiştir. (...)

2. Konferansın seçtiği MK kısa sürede birçok üyesini kaybetti. Bu tarihten sonra MK atamalarla güçlendirilmeye çalışıldı. Ancak bu (2. MK 5. Toplantısı sağ sapmanın teorik olarak sistemleştirildiği ve parti içinde çok ciddi tartışmaların yaşanarak, merkezi önderliğe duyulan güvensizliğin de had safhaya çıktığı dönem oldu -yn) kez parti çizgisinde sağ sapmaya düşüldü ve gerilla savaşında gerilemeye gidildi.

1980 askeri darbesinden sonra parti güçlerimizin önemli bir bölümü yurtdışına taşınmıştı. Tecrübeli ve yetkin yoldaşlarımızın birçoğu cezaevinde bulunuyordu. Parti önderliği esas olması gereken alana değil, yurtdışına yerleşmişti.

Parti önderliğinin sağ-oportünist çizgiye sapmasıyla özellikle Dersim Bölgesi’nde gelişen ve ciddi boyuta varan askeri bakış aşısının, dogmatizmin, sekterizmin tohumları 2. MK’nın örgütsel olarak ciddi darbeler aldığı 1982-83 yılları sonrası (atıldı).”

Tarihimize 2. MK çizgisi olarak geçen anlayışın tam karşıtı olan sol çizgi partiyi adeta yeni bir uçuruma doğru sürüklüyordu. Güvensizlik, inançsızlık ve yeni arayışlar, bu dönemde parti içine sirayet etmiş ve parti sınıf mücadelesinin gerisinde kendi iç sorunlarıyla boğuşan bir konumda kalıyordu.

Cuntanın yoğun baskı ve sindirme yıllarında onca badireyi atlatarak silahlı mücadelede ısrarlı davranan ve 12 Eylül Askeri Cuntası döneminde genel bir karşı koyuş yokken, Proletarya Partisi’nin ülke kırlarından verdiği silahlı karşı koyuşla umut olduğu bir süreçte ve en önemlisi de parti güçlerinin toparlandığı, 3. Konferans gibi tarihi bir oturuma hazırlanırken parti içinde sağ ve sol çizgilerin partiye verdiği zararın etkileri bugünlere taşınan sürecin başlangıcı oldu.

1986’ya gelindiğinde Proletarya Partisi adeta yeni bir bölünmeyle karşı karşıya bırakıldı. Hapishaneden çıkan yoldaşların duruma müdahale eden çabalarıyla Dersim’de sorunu alt etmeye gidip 3. Konferans oturumunu gerçekleştirmek için yaptıkları görüşmeler sırasında, düşmanın aldığı bir ihbar sonucu 7 delegenin katledilmesiyle parti çok büyük bir kaosa sürüklendi.

DABK’ın MK’yı tanımama tavrını resmileştirmesi, sorunu iyice çıkmaza sokarak, konferansın ertelenmesini gündeme getirdi. Tüm çaba DABK’ın konferansa dahil edilerek partiden kopmasını engellemekti. Bu tartışma döneminde DABK başka bir dayatmayla Proletarya Partisi karşısına çıktı.

Bu dayatma konferansın yeri ile ilgiliydi. Düşmanın tam bir bilgiye sahip olduğu ve her an yeni bir operasyon yapmaya hazırlandığı koşullarda konferansın nerede olacağı dayatmasını getiren

DABK, elinde bulundurduğu silahlı gücü partiye karşı bir koz olarak kullanarak kendisini dayatma tavrını sürdürüyordu. Adı konmamış bir cepheden bayrak açma tavrına karşı parti birliğini koruma, salt askeri bakış açısıyla mücadele etme ve “biz 2. MK ile aynı masaya oturmayız” gibi parti içinde demokrasiyi tamamen ortadan kaldıran ve iki çizgi mücadelesini ret eden bu bakış açılarının etkilerinin kırılması için yoğun bir çaba sarf edildi.

Partizan-71-sayfa-110

Ancak DABK, bir türlü ikna olmuyor ve kendi doğrularında ısrarlı davranıyordu. Tüm çabalara rağmen ikna olmayan DABK’ın tavrına dur denerek 3. Konferans hazırlıklarına devam edildi.

Bu tartışmaların devam ettiği dönemde, 1987 yılında yurtdışında bir başka hizipçi faaliyet bayrak açtığını ilan etti. Kendisine “Maoist Parti Merkezi” adını veren bu hizip, yarı-Troçkist, Kautsky’nin görüşleriyle harmanlanmış uyduruk teorileriyle ortaya çıkarak Proletarya Partisi’ne kafa tutmaya çalıştı.

Yaman Mao’cular(!)

olarak ortaya çıkan bu hizip, Mao’nun ve Kaypakkaya’nın tüm tezlerini ret ederek Troçkizm’den esinlenen görüşlerini yeni görüşlermiş gibi dayatıyordu. Halk Savaşı, yarı-sömürge kavramı, baş çelişki, sınıfların mevzilenmesi ve devrimdeki rolleri, uluslararası hareketi değerlendirme ile Proletarya Partisi’nin mevcut görüşlerini redde dayanan uydurma teoriyle, bir gecede devrim yapma, saatlerin sayılı olduğu savaşlar çıkarma gibi orijinal(!) görüşleriyle kendilerini avutup, partiyi oyalamaya çalıştılar.

 1987’nin başlarında yurtdışıyla sınırlı olan bu hizip, bırakın söylediklerine sahip çıkmayı, kısa sürede silinip gitti.

 DABK’ı ikna çabaları sonuç vermeyince Proletarya Partisi 3. Konferansı Ekim 1987 tarihinde gerçekleştirilerek bu döneme nokta kondu. 3. Konferans, tarihi bir adım olarak kısa sürede parti güçlerini toparladı ve gerilla savaşında ısrarlı davranarak silahlı güçlerin yeniden tesisine girişti.

Önemli bir güç toparlayan 3. Konferans, DABK’ı yeniden kazanma adına onun partinin bir gücü olduğunu kabul etti. Okun sivri ucunu sağ oportünizme yöneltirken, sol sapmaya karşı yeterli bir mücadele yürütemedi.

 Bunda DABK’ın partinin bir gücü olarak tespit edilmesinin büyük rolü vardı. 3. Konferansın başarıyla tamamlanmasının ardından atılan olumlu adımlarla partinin ayakları üzerine dikilmesi için yoğun bir uğraş ve çaba sarf edilirken, 2. MK’cılar olarak kendilerini ifade eden bir grup kendisini dayattı. Görev kabul etmeyen, 3. Konferans kararlarını kabul etmeyen birçok unsur, yeni bir engel olarak parti içinde boy vermeye başladı.

Her fırsatta Proletarya Partisi’ni iç sorunlarla uğraştıran ve adeta parti içinde ayrı bir güçmüş gibi hareket eden bu kesim, sadece yurtdışı ile sınırlıydı. Proletarya Partisi’nin tüm iyi niyetli çabalarına rağmen, önemli görevler teklif edilen ve hatta önderlikte bile yer alan bu kesim, parti düşmanlığında ısrar ediyordu.

 Ve nitekim 1989’da partiye açıktan bayrak açarak hizipçiliklerini ilan ettiler. Yurtdışında çıkan bu hizip kendisine “Devrimci Partizan” adını koydu.

Yeni bir mülteci hizip olarak oraya çıkan “Devrimci Partizan” partinin tüm görüşlerinin geçersiz olduğunu ilan etti. Halk savaşı, iki devrim iki strateji, parti anlayışı, sosyo-ekonomik yapı, sınıfların tahlili konularında bilinen ve tekrardan öteye geçmeyen görüşlerini “Genel Hat Üzerine” adlı bir broşürde toplayarak dağıttılar.

Türkiye’de buldukları birkaç kafadarla (ki bu unsurlar da önceden partiyle sorunları olan ve çoğu 1988 yılında İstanbul Metris Hapishanesi’ndeyken yaptıkları hizipçi faaliyetten dolayı atılan kişilerdi.)

 yayın organı çıkarmaya başladılar.

En iddialı hiziplerden biri olarak kendisini ilan eden “Devrimci Partizan” da diğer hiziplerin akıbetinden farklı bir sona ulaşmadı.

Kendi söylediklerine kendileri inanmadılar. Birbirlerine girdiler, hepsi birbirini suçlamaya başladı. Türkiye deyince bu teorinin en keskin savunucuları içinde bir iki kişi dışında kimse sıcak mücadeleye yanaşmıyordu.

Devrimci mücadeleyi bırakmaya bir bahane gerekiyordu. Bunu bulmuşlardı ve partiye karşı bayrak açarak da bunu siyasi bir kılıfa büründürerek yaptılar. Proletarya Partisi içindeyken, hiçbir görüşleri engellenmeyen ve üstelik DABK’ın “bunlar konferansa katılmasın” dayatması getirdiği dönemde parti, farklı görüşlerine rağmen “konferansa katılmak haklarıdır” diyerek azınlığın tüm haklarını garanti altına alırken, bu unsurlar ayrılık ilan ediyorlardı.

Ve nihayetinde bu hizip kendi söylediklerini bir yana bırakarak, devrim diye bir sorunlarının kalmadığını ilan edip 1992 yılında kendilerini feshettiler.

Kendi saflarında bulunanları serbest bıraktılar. Dağılan bu hizip içinde yanlış yaptıklarını gören ve hala içinde devrimci duygular taşıyanların bir kısmı Proletarya Partisi’ne, bir kısmı da dönemin DABK saflarına geçti. Bu hizip de kendi görüşlerinin parti dışına çıkarak hakim olacağını sandı.

İnançsızlıkları önce kendilerineydi. Parti görüş ve pratiği ise sadece bir perdeydi. Bunun böyle olduğu süreç içinde ve hizbin kendisini feshetmesiyle ispatlanmış oldu. Ve bu hizip de diğer hizipler gibi partiyi bir süre uğraştırmaktan başka bir iş yapmadı. Ve dağılıp gitti. Proletarya Partisi 4. Konferans’ını Ekim 1991’de yapıldı. Bu konferansın en önemli özelliği 3. Konferans’ta seçilen önderliğin çok az bir kayıpla partiyi 4. Konferans’a taşıması oldu. DABK 3. Konferans’tan………….

Partizan-71-sayfa-111

……… sonra elinde bulundurduğu askeri güce güvenerek partinin hiçbir atılım yapamayacağı ve tekrar gelip kendilerine teslim olunacağının hesabı içine girdi. Fakat bir şeyi hesaplamamıştı; o da Mao’nun ortaya koyduğu “doğru politika her şeyi yaratır” ilkesi idi. Proletarya Partisi 3. Konferans sonrasında çok ciddi atılım ve açılımlar yaptı. Kırsal alanda yaratılan gerilla grubuyla kısa sürede DABK’ın askeri gücüne yakın bir güç oluşturdu. Gerilla savaşını ele alış ve gelişimi konusunda yeni açılımlar yaptı.

Şehirlerde işçi sınıfı içindeki örgütlenmesi ve güç toplaması elle tutulur bir seviyeye geldi. Gençlik örgütlenmesi kağıt üzerinden çıkarılarak kitlesel bir güç olma yolunda ciddi adımlar atıldı.

4. Konferans’ın toplandığı dönem dünyada önemli gelişmelerin yaşandığı bir süreçti. Bir yandan emperyalistlerin Yeni Dünya Düzeni açılımı, bir yanda Gorbaçov’un başını çektiği Perestroika ve Glasnost politikalarıyla Rusya’nın dağılma sürecine girmesinin getirdiği “sosyalizm öldü” naralarının tekrar tekrar söylendiği ve kitlelerin bu türkülerle etkilenmeye çalışıldığı, milliyetçiliğin hızla yayıldığı bir dönemde toplanan 4. Parti Konferansı’nın tüm bunlara ideolojik bir açılım getirerek devrimde ve silahlı mücadelede ısrarlı davranması, tarihi bir adımdı.

4. Konferans, 1987 yılında ayrılan, partinin bir gücü olarak gördüğü DABK’la birlik kararı aldı ve bunun için bir komisyon kurdu. Nasıl bir birlik olacağı ve DABK’ın salt askeri bakış açısı ve parti anlayışı fazlaca sorgulanmadan, DABK bu konularda eğitilmeden ve dönüştürülmeden alınan birlik kararının yanlışlığı ve partiye verdiği zararlar daha sonra görülecek ve parti büyük yaralar alacaktı.

Birlik kararı doğrultusunda parti DABK’la Nisan 1992’de birleşti. Birlik gerçekleştiği halde DABK parti içinde kendi grup özelliğini koruyarak hareket etti. Birlik kararının parti kamuoyuna açıklanmasından sonra yurtdışında DABK şeflerinin önderliğinde bir ay boyunca birlik boykot edildi. Parti sancılı ve zor bir sürece girmişti.

Bu zor sürecin 1. Olağanüstü Parti Konferansı’yla (OPK) atlatılabileceği hesaplandı. Mayıs-Haziran 1993’de 1. OPK gerçekleştirildi. 1. OPK’nın iki önemli sacayağı vardı.

1-İdeolojik alanda Mao Zedung Düşüncesi yerine Marksizm-Leninizm-Maoizm’in kabul edilerek karar altına alınması

 

2- Ordu tüzüğünün kabul edilmesi ve parti tüzüğünde bazı değişikliklerin yapılması. Bunun yanında Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ve silahlı mücadelenin ele alınması tartışılarak konferans sonuçlandırıldı.

 

 1. OPK’da 1987 ayrılığı ve DABK’ın tutumu, bu konunun hassaslığı göz önünde tutularak tartışılmadı ve bu tartışma kongreye bırakıldı. 1. OPK’da DABK tam bir blok olarak hareket etti. Tüm gündemlerde birlikte hareket eden DABK’ın tavrı 1. OPK’yı bölünmeyle yüz yüze getirdi. 1. OPK sonrasında DABK, grupçu tarzını ve parti içinde ayrı bir güç olarak hareket tavrını hiçbir zaman elinden bırakmadı. Görev bölüşümü sonrasında askeri komisyonda çoğunluğu elinde bulunduran DABK kökenli kadrolar, her fırsatta Proletarya Partisi’ne meydan okumaya ve tehditler savurmaya başladılar.

 

Parti kökenli MK üyelerinin düşmana esir düşmesini fırsat bilen DABK’çılar askeri komisyon üzerinden hizip faaliyeti örgütlemeye başladı. Askeri Komisyon Toplantısında, bu niyetlerini açıkça ilan ettiler.

 

 1. OPK’da tartışılan parti içi bir kararı deşifre ederek bunu partiye karşı kullanmaya başladılar. Proletarya Partisi’nin tüm iyi niyetli çabası sonuç vermedi ve 18 Nisan 1994 tarihinde partiye darbe yapıldı.

 

Proletarya Partisi’nin darbeyi fark etmesi ve iradenin ezici çoğunluğunun bu darbeye tavır almasıyla, darbeci tasfiyeci hizip partiye cepheden bayrak açtığını ilan etti. Darbeci hizip; tüzük ihlali, parti anlayışı, parti içinde iki çizgi mücadelesi, sekter ve salt askeri bakış açısının hakim olduğu bir hatta gelip demirlemişti.

 

En olmadık saldırılar ve çirkince yöntemlerin yanı sıra, partinin tüm sırları deşifre edildi. Parti kadro ve üyeleri, darbeci hizip sayesinde düşman tarafından bilinir hale geldi. Parti güveni ve prestiji darbeci hizip tarafından ayaklar altına alındı. Devrimci ahlak normları bir yana bırakılarak, tehditler, ölüm kararları, fiziki saldırılar darbeci hizbin başvurduğu yöntemler oldu.

 

 Parti tarihinde onca hizip ve ayrılmalar olmasına rağmen bu dönem kadar örgüt sırlarının ifşa edildiği, tüm parti yazıların ellerde dolaştığı, kadro ve üyelerin deşifre olduğu başka bir dönem yaşanmamıştır.

 

Tüm bunları darbeci hizip yapıyor ve kendilerini ispatlamaya çalışıyordu. Ellerinde bulunan parti silahları ve gasp ettikleri paralarla övünen darbeci hizip, silaha tapan çizgisi ve pratiğiyle, çok geçmeden birbirine düştü.

 

Partizan-71-sayfa-112

 

 

Darbede başı çeken klik başları ajan ilan edildi ve tümüne yakını öldürüldü. Adına “Kardelen Hareketi” verdikleri kendi içindeki bu operasyonun “tamamlanmasından” sonra, “bakın içimizdekileri temizledik, gelin birlik yapalım” kararıyla Proletarya Partisi’nin kapısını çaldılar.

Proletarya Partisi, darbe ve darbe sonrasında ortaya çıkan hiziplere rağmen Haziran-Temmuz 1995 tarihinde 2. OPK’sını başarıyla tamamlayarak bir kez daha merkezi yapısını oluşturarak sınıf mücadelesinde yerini alıyordu.

 

Darbeci hizbin partiye cepheden bayrak açmasıyla başlayan sürece parti bir müddet sonra nokta koyarak, parti birliğinin tesisi ve 2. OPK’yı örgütlemeye girişti. MK çoğunluğunun iradeyi yitirmesinden dolayı, sürece nasıl müdahale edileceği noktasında parti iradesine başvuruldu. Parti iradesi bunu KÖK (Konferansı Örgütleme Komitesi) olarak ifadelendirdi. İrade KÖK’e devredildi. KÖK, 2. OPK’nın örgütlenmesi ve konferans gündemi üzerinde tartışmalar yaparak ilerken, parti içinde sağ bir çizgi boy vermeye başladı.

 

Yaşanan sorunlar karşısında dirayetli olamayan ve kaçmanın bir yolunu arayan bu kesim kendilerine “Oluşumcular” adını verdi.

 

 Tüm çabaları 2. OPK’nın yaptırılmamasıydı. Bulundukları mevkileri kötüye kullanarak, ellerinde bulunan ve konferans için ayrılan hiçbir şeyi partiye teslim etmek istemiyorlardı. Nitekim; partiye cepheden bayrak açmalar, darbeci hizip için bulunmaz bir fırsattı.

 

 Çarşaf çarşaf yazılar yazıp yorumlar yapan darbeci hizip, partinin dağılma sürecine girdiğini ve “hayatın kendilerini ispatladığının” teorilerini yapıp hayal dünyasında gezinirken, parti bir kez daha ve kararlıca önüne çıkan bu engeli de aşarak 2. OPK’ya doğru ilerliyordu.

 

“Oluşumcu” hizip ve parti dönekleri mücadelenin kendilerine zor gelmesi ve süreci karşılama cüret ve kararlılığı göstermeyerek çekip gittiler.

 

Büyük laflar ettiler, fakat ona paralel cürete sahip olamadılar ve çok geçmeden silinip her biri kendi köşesine çekildi. Proletarya Partisi, darbe ve darbe sonrasında ortaya çıkan hiziplere rağmen Haziran-Temmuz 1995 tarihinde 2. OPK’sını başarıyla tamamlayarak bir kez daha merkezi yapısını oluşturarak sınıf mücadelesinde yerini alıyordu.

 

2. OPK sırasında “Oluşum” hizbinin devamı niteliğinde olan ve 2. OPK iradesiyle “Konferans Kaçkını Suçlular Güruhu” olarak adlandırılan bir kesim ne pahasına olursa olsun 2. OPK’yı yaptırmak istemedi. Ne kadar yalan ve dalavere varsa konferansın önüne süren ve bununla da yetinmeyip konferans iradesini silahla gasp etmeye çalışan bu suçlular güruhuna cevabı yine parti iradesi verdi.

 

Tüm ikna uğraşına rağmen kaçmayı kafalarına koyan bu hizip nihayet konferans esnasında çekildi. Konferansın bitmesiyle kendilerine “(TKP/ML- Birlik)”! adını veren bu hizip de sözlerinin arkasında durmadı. Kısa sürede eriyip giden bu hizip de, partiye zarar vermekten ve düşmana objektif olarak hizmet etmekten başka bir işe yaramadı.

 

İKİ ÇİZGİ MÜCADELESİNDE YÖNTEM SORUNU

 

1) İki Çizgi Mücadelesinde Demokrasi Sorunu Komünist partilerde iki çizgi mücadelesinde yöntem sorunu can alıcı sorunlardan birdir. Amaç parti içinde yürütülen fikir mücadelesinde doğru fikirleri hakim kılarken, yanlış yapmamak, yıkıcı ve bölücülük yapılmadığı müddetçe demokrasi sorununu elden bırakmamak, azınlığın haklarını korumak ve böylece partiyi ilerletmektir. Komünist partilerde iki çizgi mücadelesinde izlenecek yol ve alınacak tedbirler, dönemin şartlarına göre değişim içerebilir. Sosyalist bir ülkede izlenecek yol ile daha devrim aşamasında iken izlenecek yol arasında farklılıklar elbette vardır. Bu ilkesel anlamdaki bir değişim değildir. Sadece dönemin şartlarına göre izlenmesi gereken yöntemdir.

 

 Sosyalizmde Parti içindeki yanlış çizgilere karşı kitleleri seferber etmek, sorunu kitlelere mal etmek önemlidir. Bu, devrim öncesi parti tabanını seferber etmekle eş değerdedir. Sosyalizmde kitleleri parti içindeki sorunlara yöneltmek, revizyonist çizgilere karşı kitleleri harekete geçirmek önemlidir. Çin’de ÇKP bunu bir çok defa uygulayarak revizyonist çizgilere karşı kitleleri uyarmış ve politik uyanıklığı sağlamıştır.

 

Liu Şao-Çi’nin revizyonist çizgisine karşı ÇKP’nin kitleleri revizyonizme karşı seferber etmesi önemli bir yer tutar. Liu Şao-Çi’nin sosyalizmin inşası döneminde nasıl bir revizyonist çizgi izlediğini yukarıda ana hatlarıyla belirtmiştik. Mücadele, 1957 sonrasında kitlelerin tartışmalara katılmasıyla önemli bir aşamayı temsil eder. Geniş halk kitlelerinin duvar gazeteleri ve açık tartışmalarda revizyonist çizgiye karşı seferber edilmesiyle, ÇKP içindeki yeni burjuvaziye karşı………….

Partizan-71-sayfa-113

……….. halk kitlelerinin tavır almaları sağlanır. 1962 yılının Eylül ayında yapılan ÇKP 8. MK 10. Toplantısı bu bakımdan büyük bir öneme sahiptir. Bu toplantı kitlelerin ÇKP önderliğinde revizyonizme karşı yeni bir saldırıyı ve karşı koyuşu ifade eder.

 

Mao Zedung bu toplantıda bütün halk kitlelerine;

 

 “Sınıf mücadelesini asla akıldan çıkartmayın” çağrısında bulunarak, Çin ve dünya komünist hareketinin tecrübelerini toparlayarak, sosyalizm boyunca sınıf mücadelesinin devam ettiğini vurgulayarak, “Doğru fikirler nereden gelir” adlı ünlü makalesini kaleme aldı. Bunu halka mal ederek halkın da tartışmalarda yer almasını sağladı.

 

Bu, iki çizgi mücadelesinde bir yöntem sorunuydu. Mao Zedung sorunu sadece parti içinde dar bir insan grubuyla revizyonizme karşı savaş açma yerine, parti önderliğinde geniş halk kitlelerini seferber ederek revizyonizmin halk içindeki köklerini kurutmak istiyordu.

 

Nitekim Mao Zedung’un revizyonizme karşı yaptığı çağrı yankısını buldu ve geniş halk kitlelerinin Liu Şao-Çi’nin hakimiyeti altında bulunan Pekin Operası, Balesi ve Senfonik Müzik gibi ideolojik alanlara hücuma geçmesini sağladı. Revizyonist sanata karşı işçilerin, köylülerin ve askerlerin içinden birçok halk sanatçısı boy vermeye başladı.

 

Aynı zamanda bütün ülkede sosyalist eğitim seferberliği başladı. Liu Şao-Çi, gasp ettiği mevkilerden saldırıya geçtiyse de, Mao’nun sorunu kitlelere mal etmesiyle revizyonizm her yerde deşifre edildi.

 

1965 yılında Mao yeniden harekete geçti.

 

“Hay Ruy’un Görevden Azledilmesi” adlı tiyatro eserinin eleştirilmesini başlattı. 1966 yılında Liu Şao Çi, bu eleştiriye karşı “Şubat Tezleri”ni gündeme getirdi. İki çizgi mücadelesi kızıştıkça Liu Şao-Çi Çin’deki revizyonistlerin başı haline geldi ve Mao, Liu Şao-Çi için “Çin’in Kruşçev”i tabirini kullandı. Ve 16 Mayıs 1966 yılında yayımlanan bir genelgeyle Mao, partiyi Kruşçev gibilerine karşı uyanık olmaya davet etti.

 

Böylece Çin’de Büyük Proleter Kültür Devrimi başlamış oldu.

 

Mao, “Burjuva Karargahları Bombalayın” çağrısıyla Liu Şao-Çi’nin bütün yüzünü açığa çıkarttı. Büyük Proleter Kültür Devrimi, Çin’de ikinci devrim niteliğindeydi:

 

“Bazıları şöyle sorular soruyorlardı; Liu Şao-Çi ve bir avuç çetesi proletarya diktatörlüğü altında iktidarın bir kısmını gasp ettiklerine göre, Başkan Mao’nun onların mevkilerinden alınmaları için bir emir vermesi yetmez miydi?

 

 Niçin böyle metotlar kullanıyordu?

 

Tecrübeler, azletme metodunun birçok kere kullanıldığı halde meseleyi çözemediğini ispatlıyor. Bu, sadece birkaç kişinin mevkiinden azledilmesi için yapılan bir devrim değildi. Üstyapı alanında yapılan büyük bir devrimdi bu. Liu Şao-Çi sadece bir çizgiye sahip olmakla kalmıyordu; aynı zamanda bu revizyonist siyasi çizgiye hizmet eden örgütsel bir çizgiye de sahipti. Sayısı hiç de azımsanmayacak birçok birimde önderlik, Marksistlerin ve geniş işçi ve köylü kitlelerinin elinde değildi.

 

Liu Şao-Çi kliği ancak, kitleler karanlıkta kalan yanlarımızı aydınlığa kavuşturmak üzere açıkça etraflı bir şekilde ve aşağıdan yukarıya doğru seferber edildikleri takdirde temizlenebilirdi.”

 

İster ileri kapitalist bir ülkede olsun, isterse yarıfeodal bir ülkede olsun devrim sonrasında, demokratik devrimi ve sosyalist devrimi yaşatmak, planlı bir ekonomiye geçmek, kültürel olarak ilerlemek, halkın sosyalist bilinçle donatılmasından geçer.

 

Ülkenin yeni kuşaklarının geleceği tamamen buna bağlıdır. Devrim sonrasında iktidarın alınmasıyla işlerin bitmeyeceği bilinmektedir. Devrim sonrasında kitleleri ikna etmek sadece idari tedbirlerle olmaz. Sosyalizmde kimin kazanacağının daha belli olmadığı tarihi tecrübesi geriye dönüşlerle birlikte büyük bir hazine olarak durmaktadır.

 

 Mao Zedung yaşadığı tecrübelerden damıtarak şu sonuca varmaktadır

 

“Peki, sosyalist ülkelerde sınıflar var mıdır?

 

Sınıf mücadelesi var mıdır?

 Şimdi sosyalist ülkelerde sınıfların var olduğunu ve sınıf mücadelesinin de şüphesiz var olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz.

 

Lenin şöyle demişti;

‘İhtilalin zaferinden sonra uluslararası alanda burjuvazi var olduğu için, ülke içinde burjuva kalıntıları var olduğu için, küçük burjuvazi var olduğu ve sürekli olarak burjuvaziyi yarattığı için, ülke içinde devrilmiş olan sınıflar, gelecekte uzun bir zaman için varlığını sürdürecekler ve hatta geri dönüş girişiminde bulunabileceklerdir’ Avrupa’da, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde burjuva devrimlerinin birçok inişi ve çıkışı oldu.

 

 Feodalizmin yıkılmasından sonra, birçok geri dönüş ve tarihi zikzak meydana geldi. Böyle geri dönüşler sosyalist ülkelerde de mümkündür. Bunun bir örneği, işçilerin ve köylülerin ülkesi olmaktan çıkıp, gerici milliyetçi unsurlar tarafından idare edilen bir ülke haline dönüşerek niteliğini değiştiren ve revizyonist olan Yugoslavya’dır. Ülkemizde bu konuyu gerçekten derinlemesine kavramalı ve incelemeliyiz.

 

Partizan-71-sayfa-114

 

Komünist partilerde demokrasi temel bir sorundur. Demokrasinin olmadığı bir komünist partisinin ilerlemesi, parti içinde kadrolara güven vermesi, fikir mücadelesinin demokrasinin tanıdığı sınırlar içinde uygulanması olamaz.

 

Sınıfların uzun zaman var olmaya devam edeceğini kabul etmeliyiz. Ayrıca, sınıf mücadelesinin de var olmaya devam edeceğini kabul etmeliyiz.

  (Mao Zedung, Seçme Eserler, Cilt IV, Sf: 283)

 

 Şunu vurgulamak gerekir ki, parti içinde iki çizgi mücadelesi aynı zamanda KP’lerde yaşanan demokrasi sorununa da bir cevap niteliğindedir. Farklı fikirler ve değerlendirmeler parti içinde yaşanan demokrasi sorunuyla yakından ilintilidir. Eğer demokrasi olmasaydı KP’lerde iki çizgi mücadelesinin yaşanması da mümkün olamazdı. Bu demokrasi sayesindedir ki, farklı fikirler ortaya atılabilmekte, muhalefet oluşmakta ve hatta bazen MLM görüşlere baskın gelen çizgiler parti içinde hakim hale gelebilmektedir.

 

İki çizgi mücadelesi KP’leri ilerletmek ve yeni fikirlere varmak, eksik olanları görmek, yanlış fikirlere karşı doğruları hayata getirmek açısından da önemli bir yer tutmaktadır.

 

Mao, 12 Nisan 1944 yılında parti içinde yaşanan iki çizgi mücadelesinden çok önemli sonuçlar çıkartmaktadır. Bu sonuçlar bugün açısından da önemli bir yer tutmaktadır.

 

 Mao Zedung “Sağ ve Sol Sapma” broşüründe bu konuda şunları söylemektedir.

 

 “Geçen kıştan beri, Partimizin kıdemli kadroları, Parti tarihindeki iki çizgiyi incelemekteler. Bu inceleme, pek çok kıdemli kadronun, politik düzeyini büyük ölçüde yükseltmiştir. Yoldaşlar, inceleme sırasında, birçok sorular ortaya çıkartmışlar ve Merkez Komitesi Politik Bürosu, bunların önemlilerinden bir kısmı üzerinde sonuçlara varmıştır.

 Bu sonuçlar aşağıdadır:

 1) Tarihsel deneyimimizi nasıl bir tutum benimsememiz gerektiği sorunu üzerine: Merkez Komitesine göre, kadroları Parti tarihinde ortaya çıkan sorunlar üzerinde tam bir ideolojik açıklığa kavuşturmak, aynı zamanda eskiden hata işleyen yoldaşlar üzerine karara varırken, yumuşak bir politika uygulamak gerekir.(..)

 2) Bütün soruları tahlil ederek incele; her şeyi reddetme.”

(Sağ ve Sol Sapma Üzerine, Mao Zedung, Aşama Yay,. Sf: 7)

 Komünist partilerde demokrasi temel bir sorundur. Demokrasinin olmadığı bir komünist partisinin ilerlemesi, parti içinde kadrolara güven vermesi, fikir mücadelesinin demokrasinin tanıdığı sınırlar içinde uygulanması olamaz. Demokrasi sınırsız bir kavram değildir. Stalin fikir mücadelesi yapılıp sona erdikten sonra, yapılması gerekenin ortak kararlara uymak, katılmadığımız kararları yerine getirmek, olarak tanımlar. Parti içinde yıkıcılık ve bozgunculuğun demokrasi kisvesi altında yürütülmesine müsaade edildiği takdirde partinin ilerlemesi mümkün olamaz.

 KP’lerde demokrasi sorunu savaş yıllarında farlılıklar kazanabilir. Demokrasi ve özgürlük mutlak şeyler değildir, görelidir. Demokrasi, merkeziyetçilik ve disiplin iç içedir. Hepsi bütünün birer parçasını meydana getirirler. Çelişmeli oldukları kadar birlik halindedirler de. Demokrasi olmadan parti gelişemez, ancak disiplin olmadan da parti ilerleyemez. Merkeziyetçiliğin ağır basması KP’lerin çok istedikleri bir durum değildir.

 Ancak Savaş ve iç savaş dönemlerinde partinin hızla kararlar alması ve uygulaması için demokrasiye belli sınırlar getirmesi doğaldır. Bu dönemler merkeziyetçiliğin ağır bastığı dönemlerdir. Bunun sürekli hale getirilmesi kabul edilemez.

 3) Komünist Partilerde Olağanüstü Dönemler Ve Demokrasi Sorunu Devrim öncesi ve devrim sonrasında ülkenin ya da partinin içinden geçtiği kritik bazı dönemler olabilir. Kadro ve yöneticilerde, devrim yapılmışsa kitlelerin düşüncelerinde kuşkular ve güvensizlikler olabilir. Bu düşüncelerin tümümün maddi zemini ve beslendikleri bir ideolojik yön mutlaka vardır.

 Bu gibi durumlarda bunu yasaklamak ya da idari tedbirlerle tartışmaların önünü kesmek daha büyük sorunları birlikte getirebilir. Bunun birçok örneğini biliyoruz. Sovyetler ve Çin buna örnektir. Büyük Proleter Kültür Devrimi öncesi ÇKP içinde uzunca bir tartışma yapılmış, MLM’ye aykırı düşünceler kadrolar ve halk içinde tartışılarak zararlı görüşler açığa çıkartılmıştır.

 Keza Sovyetlerde de benzer dönemler yaşanmıştır. Bunun bir örneği de 1923 sonrası ülkede yaşanan zorluklar, halkın ihtiyaçlarının giderilememesi, köylülerin içinde bulunduğu ekonomik durum karşısında Troçki başta olmak üzere 12. Parti Kongresi’nden sonra yaratılan yeni muhalefetin parti içinde girişmiş olduğu bozgunculuktur. Bunlar, Sovyetler’de yeni bir ekonomik buhranın

 Partizan-71-sayfa-115

geleceğini ve bunun önlenmesi için de parti içinde kliklerin ve grupların serbest bırakılmasını istiyorlardı SBKP tarihi bu konuda şunları dile getiriyor “Troçkistler, her iki muhalif belgeyi-Kırkaltılar’ın programını ve Troçki’nin mektubunu- bölgelere ve parti örgütlerine gönderdiler, bu konuda parti üyeleri arasında görüşmeler yapılmasını istediler. Onlar, partiyi bir tartışma açmaya çağırıyorlardı.

Böylece, tıpkı Onuncu Parti Kongresi’nden önce sendikalar konusundaki anlaşmazlık sırasında olduğu gibi, Troçkistler, partiyi genel bir tartışma açmaya zorluyorlardı. Parti ülkenin ekonomik yaşamına ilişkin çok daha önemli sorunlarla uğraşmakta olmasına karşın, bu çağrıya karşılıkta bulundu ve tartışmayı açtı.

Tartışmaya partinin tümü katıldı. Savaşım, oldukça sert nitelik gösterdi. En zorlu savaşım Moskova’da yürütülüyordu, Troçkistler, her şeyden önce Başkent örgütünü ele geçirmek için uğraşıyorlardı. Ama tartışma troçkistlere hiçbir yarar sağlamadı; yalnızca onların gözden düşmelerine yol açtı. Troçkistler, Moskova’da olsun, Sovyetler Birliği’nin öteki yerlerinde olsun tam bir yenilgiye uğradılar.”

(Bolşevik Parti Tarihi, Bilim ve Sosyalizm Yay, Sf:331- 332 )

4) Partinin Oportünist Öğelerden Arınması Sorunu Partinin çelişmeli bir birlik olduğu açıktır. Fikir mücadelesi olmadan bir komünist partisinin ilerlemesi ve doğrulara ulaşması mümkün değildir. Parti içinde çelişkiler uzlaşır çelişkilerdir. Buna karşın belli dönemler çelişkilerin uzlaşmaz bir hal aldığı da ayrı bir gerçektir. Stalin, “hiziplerin varlığıyla bağdaşmayan irade birliği olarak parti” derken tam da bu uzlaşmaz çelişkiyi anlatır.

Devamla şunların altını çizer:

“Birliğinden ve demir disiplininden güç alan bir parti olmadan proletarya diktatörlüğünü kurmak ve devam ettirmek olanaksızdır. Ama bütün parti üyelerinin irade birliği olmadan hareket birliği olmadan, partide demir disiplin düşünülemez. Kuşkusuz ki bu, partide fikir savaşımına yer olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, demir disiplin, eleştiriye ve fikir savaşımına engel olmak şöyle dursun, partinin bağrında eleştiriyi ve fikir saavaşımını gerektirir.”

(Leninizm’in ilkeleri, Stalin, Sf: 90)

Stalin uzlaşmaz çelişkilerin parti içinde boy vermesinden sonra, “parti kendisini oportünist öğelerden arındırarak güçlenir” tezini geliştirerek bu sonucu ortaya koymuştur. Bu tez farklı fikirlerin ortaya çıkmasıyla partinin kendisini bunlardan hemen arındırması, farklı fikirde olanlara “ya bu fikirlerinden vazgeç ya da partiyi terk et” anlamında değildir. Eğer bu fikirler uzlaşma yoluyla halledilecek sorunlarsa parti bunu kendi içinde yapacağı tartışmalarla çözer.

 Bu konuda Mao Zedung sorunun felsefi yönünü şu şekilde ortaya koymaktadır.

“Ne var ki, karşıtların her mücadelesinin koşullarını somut olarak incelemeli ve yukarıda tartıştığımız formülü her şeye gelişigüzel bir biçimde uygulamamalıyız. Çelişme ve mücadele evrensel ve mutlaktır, ama çelişmeleri çözme yöntemleri, yani mücadele biçimleri çelişmelerin niteliğindeki farlılıklara göre değişir. Bazı çelişmeler açık karşıtlıkla belirlenir, bazılarıysa açık karşıtlıkla belirlenmez.

Şeylerin somut gelişmesine bağlı olarak, ilk başta uzlaşmaz olmayan bazı çelişmeler uzlaşmaz çelişmelere, ilk başta uzlaşmaz olan bazı çelişmeler de uzlaşabilir çelişmelere dönüşür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, sınıflar var olduğu sürece, komünist partisi içinde doğru fikirler ile yanlış fikirler arasındaki çelişmeler sınıf çelişmelerinin parti içindeki yansımalarıdır. Bazı sorunlarda bu çelişmeler ilk başta uzlaşmaz bir biçimde belirmeyebilir.

 Ama sınıf mücadelesinin gelişmesiyle birlikte bu çelişmeler de büyüyebilir ve uzlaşmaz duruma gelebilir. Sovyetler Birliği Komünist Partisinin tarihi bize şunu gösteriyor: Lenin ve Stalin’in doğru fikirleri ile Troçki, Buharin ve diğerlerinin yanlış fikirleri arasındaki çelişmeler ilk başta uzlaşmaz bir biçimde ortaya çıkmadılar, ama daha sonra uzlaşmaz duruma geldiler. Buna benzer durumlar Çin Komünist Partisinin tarihinde de vardır. Partili yoldaşlarımızdan birçoğunun doğru fikirleri ile Cen Du-siu, Çang Guo-tao ve diğerlerinin yanlış fikirleri arasındaki çelişmeler de ilk başta uzlaşmaz bir biçimde ortaya çıkmamışlardı, ama daha sonra giderek uzlaşmaz bir hale geldiler.

Bugün partimizde doğru fikirler ile yanlış fikirler arasındaki çelişme kendini uzlaşmaz bir biçimde göstermiyor ve hata işlemiş yoldaşlar hatalarını düzeltebilirlerse uzlaşmaz bir hale gelmeyecektir.

Bu nedenle Parti bir yandan hatalı fikirlere karşı ciddi bir mücadele yürütmeli, öte yandan da hata işlemiş olan yoldaşların hatalarını kavramaları için onlara fırsat tanımalıdır. Bu durumda bu yoldaşlara karşı aşırı mücadele hiç kuşkusuz doğru olmaz. Ama hata işlemiş olanlar hatarında diretir ve hatalarını daha da arttırırlarsa, bu çelişmenin uzlaşmaz bir çelişmeye dönüşme ihtimali vardır.”

Mao Zedung, Seçme Eserler, Cilt I, Sf: 433)

Parti içinde çizgilerin uzlaşmaz hale geldiği ya da parti içinde disiplinin tanınmadığı, kararların boşa çıkartıldığı dönemlerde partinin oportünist öğelerden arınması, komünist partisinin en demokratik hakkıdır.

Partizan-71-sayfa-116

Parti içinde çizgilerin uzlaşmaz hale geldiği ya da parti içinde disiplinin tanınmadığı, kararların boşa çıkartıldığı dönemlerde partinin oportünist öğelerden arınması, komünist partisinin en demokratik hakkıdır. SBKP içinde muhalefetin artması ve Yeni Ekonomik Politika’ya geçildiğinde ayak diretmelerin olması, parti kararlarına uymama eğilimi üzerine 1921’de SBKP MK, parti içinde bir temizlik hareketinin yapılmasının şart olduğuna karar verir.

Karar uygulandığında 170 bin kişi SBKP’den uzaklaştırılır. Troçkistler 14. Parti Konferansı’ndan sonra kararlara uymadılar ve bilinen yıkıcı faaliyetlerine devam ettiler. SBKP, parti içinde birliği sağlamak ve klik çalışmalarına son verilmesi için Troçkistleri ve Zinovyevcileri sürekli uyardı.

15. Parti Konferansı öncesi Troçkistler parti içinde yeni bir tartışma açmak istediler. SBKP MK tüzüğü işleterek, tartışmaların kongreden ancak iki ay önce başlatılabileceğini söyleyerek, erken bir tartışma açılmasına karışı çıktı. Bunun üzerine Troçkistler ve Zinovyevciler partiye özeleştiri vererek yanlış yaptıklarını kabul ettiler.

15. Parti Kongresi’nden sonra Troçkistler ve Zinovyevciler yenilgiyi kabul etmeyerek sokak gösterilerine başladılar. Tavırları, parti içinde demokrasi kuralları içinde partinin kendilerine tanıdığı hakları kullanarak iki çizgi mücadelesi vermekten öteye, Sovyetleri hedef alan bir davranış çizgisine karşılık geliyordu. “Troçkistler ve zinovyevcilerin Sovyet aleyhtarı olduklarına artık hiç kuşku yoktu. Genel parti tartışması sırasında Merkez Komitesi’ne karşı partiye başvurmuşlardı, şimdi de acınacak gösterileriyle partiye ve Sovyet devletine karşı düşman sınıflara başvurma yolunu tuttular. Onlar, Bolşevik Partisi’ni yıkmayı hedef almakla, kaçınılmaz olarak Sovyet devletini yıkma yoluna yuvarlanacaklardı; çünkü Sovyetler Birliği’nde Bolşevik Partisi ile devlet bir birinden ayrılamaz.

Bu nedenledir ki, troçkist ve zinovyevci blokun liderleri kendilerini parti içinde yasa dışı kişiler haline getirdiler; çünkü Sovyet aleyhtarı çalışma bataklığına yuvarlanmış olan kimseler Bolşevik Partisi’nin saflarında artık daha fazla hoşgörüyle karşılanamazdı. 14 Kasım 1927’de Merkez Komitesi ile Merkez Denetim Komisyonu’nun ortak toplantısında Troçki’yle Zinovyev partiden çıkartıldılar.”

(Bolşevik Paarti Tarihi, Bilim ve Sosyalizm Yay, Sf: 355) 4)

İki Çizgi Mücadelesinin Partiyi Eğitmesi Sorunu Komünist partilerin bir tüzüğü ve uyulması gereken kuralları vardır. Bir parti kendi içinde bütünlüklü bir görüşe sahip değilse, ilerlemesi mümkün değildir. Komünist partilerde örgütsel ilke demokratik merkeziyetçiliktir. Bunun anlamı demokrasi temelinde merkeziyetçilik ve merkezi yönetim altında demokrasidir. Komünist partilerde merkeziyetçiliğin disiplini altında demokrasi kuralları içinde, parti birliğini bozmadan, disiplin kurallarını çiğnenmeden, partinin eylem birliği çerçevesinde, kişisel yaratıcılıklar teşvik edilerek siyasal canlılığın yaratıldığı bir ortam oluşturulmalıdır.

Komünist partilerde demokrasi olmadan, doğru bir merkeziyetçilik de olmaz. Parti farklı fikirlere karşı mücadeleci olmalıdır. Ancak farklı fikirleri yok sayarak, bastırarak demokrasi uygulanamaz. ÇKP, tarihi bu konuda oldukça öğreticidir: “İki çizgi ve bunların doğurduğu iki sonuç, olumlu ve olumsuz yanlarıyla bütün Partiyi eğitti. Başkan Mao’nun devrimci çizgisinin izlendiği zamanlar ordu kuruldu ve daha önce mevcut olmayan yerlerde devrimci üs bölgeleri kurmak mümkün oldu.”

(ÇKP Kısa Tarih, Umut Yay, Sf: 83)

Parti içindeki fikir mücadelesi doğru bir yöntemle yürütülmelidir. Birbirinden farklı iki çelişmeyi; yani bizimle düşman arasındaki çelişki ile parti içindeki çelişmeyi doğru bir şekilde ele almak ve çözmek zorundayız. Parti içindeki fikir mücadelesi şiddete dayalı bir yöntemle çözülemez. Fikirleri bastırmak, yok saymak, azınlığın haklarını güvence altına almamak, demokrasiyi es geçmek Maoist bir yöntem olamaz. Parti içinde hatalı görüşlere karşı farklı bir yöntem uygulanmalıdır. İdeolojik mücadele esas olandır. Bunun için parti, farklı fikirlere açık olmalıdır. Parti içinde birliği güçlendirmek için “birlik-eleştiri-birlik”, “gelecekteki hataları önlemek için geçmişteki hatalardan ders çıkartmak”, “hastayı kurtarmak için hastalığı tedavi etmek” ilkelerini uygulamalıyız.

Partizan-71-sayfa-117

 Mao Zedung Büyük Proleter Kültür Devrimi sırasında parti içindeki yöntem konusunu defalarca işledi. Parti içinde suç işlemiş insanları dönüştürmek ve kazanmak için fırsat tanınmasını savundu ve şunları belirtti; “Hatalarında direten ve tekrar tekrar eğitilmelerine rağmen hatalarını düzeltmeyi reddeden parti düşmanı ve anti-sosyalist unsurlar dışında, bütün insanlara hatalarını düzeltmeleri için fırsat tanınmalıdır. İşledikleri suçları yararlı işler yaparak gidermeleri için teşvik edilmelidirler.”

(age, Sf: 112)

Mao Zedung devamla parti içinde kötü bir uzlaşma yapmadan fikir mücadelesinin sonuna kadar yürütülmesinden yanaydı. Mao’nun yöntemi “sağ” ve “sol” yaklaşımlardan tamamen farklıydı. Sağ oportünist çizgi, haklıyı ve haksızı ayırmadan “parti içinde barış” görüşüne sahip iken, sol oportünist çizgi ise, parti içinde “amansız mücadele, amansız darbeler indirme” yaklaşımını benimser.

Partinin iki çizgi mücadelesinde izleyeceği yöntem, başarıya ulaşmada belirleyici bir özelliğe sahiptir. Yöntemde izlenecek yanlış bir yol, başarı şansını geriletebileceği gibi, hiçbir sonuç almamaya da yol açabilir. ÇKP 9. Kongresi bu konuda örnektir. Büyük Proleter Kültür Devrimi sonrasında toplanan ÇKP 9. Kongresi’nin dönüştürücü ve öğretici yönünü yine ÇKP’den dinleyelim: “Lin Biao’yu eleştirme ve çalışma tarzını düzeltme hareketi sayesinde, Dokuzuncu Kongrenin çizgisi halk arasında daha da kök saldı.

 Dokuzuncu Kongrenin çizgisi ve partinin proleter siyasetleri her zamankinden daha iyi uygulandı. Bütün üstyapı alanlarındaki mücadele-eleştiri-dönüştürme hareketinde yeni başarılar elde edildi. Gerçeği olaylarda arama ve kitle çizgisini izleme şeklindeki çalışma tarzı ve alçakgönüllülük, tutumluluk ve çalışkanlık, şanlı geleneği daha da geliştirdi. Oysa bunlar bir süre için Lin Biao tarafından sekteye uğratılmıştı. Büyük Proleter Kültür Devriminde yeni mevziler kazanan Çin Halk Kurtuluş Ordusu, savaş hazırlıklarının güçlendirilmesine, devrime ve halkla omuz omuza sosyalizmin inşasına yeni katkılarda bulundu.

Bütün milliyetlerden halkın, proletarya önderliğinde ve işçi-köylü ittifakı temeli üzerindeki yüce devrimci birliği bugün her zamankinden daha güçlü. Bayat olanı atıp taze olanı alan partimiz, 28 milyon üyesiyle, proletaryanın her zamankinden daha güçlü bir öncüsü haline geldi.” Parti, hata yapanlara karşı daima fırsat tanımalıdır. Partinin dönüştürücü gücü de buradan ileri gelir. Parti hata yapanlara karşı sekter ve dıştalayıcı davrandığında, hata yapanları dönüştürme şansını vermemiş olur.

Mao Zedung, bunu doğru ile yanlış arasındaki ilişki olarak izah eder ve devamla şunu belirtir:

“Gerek parti içinde gerekse parti dışında doğru ile yanlış arasında kesin bir ayrım yapmalıyız. Hata yapmış kişilere nasıl davranılacağı önemli bir meseledir.

Doğru tavır, bu kişilerin devrime katılmasına izin vermektir.

(...) Hata yapan kişileri önce ‘gözlemeli’ ve sonra da ‘yardım’ etmeliyiz. Onlara iş verilmeli ve yardım edilmelidir.

(...) Ne kadar insan devrime katılırsa, o kadar iyidir. Hata yapan kimselerin arasından sadece küçük bir azınlık hatalarına sarılır ve onları tekrarlayıp dururlar, ama çoğunluk düzeltebilir

 (...) Doğru, yanlıştan ayırt edilmelidir. Doğru ile yanlış arasındaki ilişkide berraklık, insanları eğitmemizi ve bütün partiyi birleştirmemizi sağlayacaktır. Parti içinde, ihtilaf, eleştiri ve mücadele vardır. Bunlar gereklidir. Uygun miktarda eleştiri ve hatta şartlar gerektirdiği zaman mücadele etmek, insanlara hatalarını düzeltmede yardım etme yollarıdır ve onlar için yaralıdır.”

İki çizgi mücadelesinin ÇKP’yi nasıl dönüştürdüğü ve eğittiğini Mao Zedung’tan dinleyelim:

 “Genel olarak ele alındığında partimiz, son yedi yılda parti içindeki yanlış fikirlerle mücadele etmek için iki cephede, yani sağ oportünizme ve ‘sol’oportünizme karşı mücadele cephelerinde Marksist Leninist mücadele silahını kullanmayı öğrenmiştir. Altıncı Merkez Komitesinin 5. Genel Toplantısından önce partimiz, Cen Du Siu’nun sağ oportünizmi ve Li Li San yoldaşın ‘sol’ oportünizmiyle mücadele etmiştir. Bu iki yönlü parti içi mücadelede kazanılan zaferler sayesinde partimiz büyük ilerlemeler kaydetmiştir.

 5. Genel Toplantısındaki ve Çang Guo Tao’nun partiden atılmasıyla ilgili mücadeleler. Zunyi Toplantısı ‘sol’oportünist nitelikte ciddi hataları (düşmanın beşinci ‘kuşatma ve bastırma’ harekatına karşı mücadelede yapılan ilke hatalarını) düzeltti ve parti ile Kızıl Ordu arasında birlik sağladı; bu toplantı, Parti Merkez Komitesi ile Kızıl Ordu’nun ana kuvvetlerinin Uzun Yürüyüşü zaferle   sonuçlandırmasını, Japonya’ya karşı direnmede ileri bir duruma ulaşılmasını ve Japonya’ya karşı Milli Birleşik Cephe’nin yeni siyasetinin uygulanmasını mümkün kıldı.” Komünist partilerde özeleştiri sorunu dönüşmenin ve dönüştürmenin bir silahıdır.

 Bu silah iyi kullanıldığında, parti içinde gelişim çok daha farklı olabilir. Komünist parti hata yapanlara karşı affedicidir. Hatalarını kabul eden, dönüşmeye açık olanlara yeni bir fırsat vermek reddedilemez. Bolşevik Partisi tarihi buna iyi bir örnek oluşturmaktadır:

“Partiden çıkartılan anti-Leninistler, Onbeşinci Parti Kongresi’nden hemen sonra troçkizmden vazgeçtiklerini açıklayan ve yeniden partiye alınmalarını isteyen dilekçeler vermeye başladılar.

Elbette ki, parti o sıralarda Troçki’nin, Rakovski’nin, Radek’in, Krestinski’nin, Sokolnikov’un ve ötekilerin çoktandır yabancı casusluk servislerinin hizmetine giren casuslar olduklarını, Kamenev’in, Zinovyev’in, Piatakov’un ve ötekilerin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin kapitalist ülkelerdeki düşmanlarıyla, Sovyet halkına karşı, ‘işbirliği’ yapmak üzere, ilişkiler kurduklarını bilemezdi.

Ama, geçirdiği deneyler partiye, en güç anlarda, Lenin’e ve Leninist partiye karşı sık sık harekete geçen bu insanlardan her türlü alçaklığın beklenebileceğini öğretmişti. Bu yüzden, parti onların yeniden partiye kabul edilmeleri için verdikleri dilekçelerdeki sözlerini güvensizlikle karşıladı.

Ve içtenliklerini yoklamak için şu koşullarla partiye alınabileceklerini açıkladı:

 a) Troçkizmin, bolşevizm aleyhtarı ve Sovyet aleyhtarı bir ideoloji olduğunu açıkça ilan etmeleri;

b) Parti politikasının biricik doğru politika olduğunu açıkça ilan etmeleri;

c)Partinin ve parti organlarının kararlarına kayıtsız şartsız uymaları;

d) Partinin onları sınayacağı bir deneme süresinden geçmeleri; bu sürenin sonunda partinin, sınavın sonuçlarına bakarak partiden çıkartılmış olanların her birinin ayrı ayrı partiye kabul edilmeleri sorununu ele alacağı. (…) Partiden çıkartılanların çoğunluğu, partinin bildirdiği yeniden partiye alınma koşullarını kabul ettiler ve bunu basına ilan ettiler.”

(Bolşevik Parti Tarihi, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Sf: 360)

Partizan-71-sayfa-11

(BİTTİ)

 

Blog Arşivi

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar

Çamurdan ayaklı ahmaklar kaldırdıkları kayanın altında kalacaklar
Devrimci ve İlerici Kamuoyuna, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ender haleflerinden, Türkiye’de, devrimci komünist/proleter enternasyonalist çizginin temsilcisi, Maoist ekolün kurucusu, önder İbrahim Kaypakkaya karşı yine iğrenç, alçakça, çamurdan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bizler böylesi iğrenç, alçakça çamurdan saldırıları geçmişten de biliyoruz. İbrahim Kaypakkaya’yı “seni bizat kendi ellerimle geberteceğim” diyen Yaşar Değerli’nin, “sanık İbrahim Kaypakkaya, intihar etmiştir” diye başlayan bu saldırısı sırasıyla, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’in 70’lerden buyana dillendirdiği “intihar” yalanıyla, ardından Orhan Kotan’ın, “Rızgari” adına yayınlanan Diyarbakır Hapisanesi Raporu’ndaki “o işkenceye kimse dayanamaz, İbrahim’in direnişi şehir efsanesidir” çamurlarıyla devam edilmiştir. Bugünkü saldırının failleri ise bizat önder Kaypakkaya’nın kurduğu ekolün yıllar içerisinde epey, bir hayli dejenere olmuş, paslanmış, küflenmiş halinin sonuçları olan tek tek safralardır. Bu safralar kendilerinin muhatap alınmasını, attıkları çamurun gündem olmasını ve tartışılmasını istiyorlar. Görünürde ilk kuşaktan olup, Koordinasyon Komitesi üyelerini ama özellikle de Muzaffer Oruçoğlu’nu hedef alıyor muş gibi yapan bu iğrenç, alçakca çamur faaliyetin ESAS amacı ve HEDEFİ aslında, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleriyle hesaplaşmaktan kaçıp, onun geride kalan kemiklerini (“otopsi isterük” naralarıyla) taciz ve teşhir ettikten sonra çamura batırmaktır. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, Kaypakkaya yoldaşın koptuğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin önde gelen kalan kadrolarının 1972 senesi içerisinde (sırasıyla Hasan Yalçın, Gün Zileli, Oral Çalışlar, Ferit İlsever, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay ve Doğu Perinçek’in) yakalandıklarını ve bunların polis ve savcılık ifadelerinde İbrahim Kaypakkaya hakkında gayet kapsamlı ve derinlikli bilgi verdiklerini çok iyi biliriz. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 3 Kasım 1972’de Ankara’daki Marmara Köşkü'nde yapılan Devlet Brifingi'nde “Diyarbakırda yakalanan gençlerin örgüt evlinde Kemalizm ve Milli Mesele Üzerine adlı bölücü yazıların çıktığına” dikkat çekildiğini gayet iyi hatırlarız. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın 28 Şubat 1973’de zincirle bağlı bulunduğu yatağından kaleme aldığı, adeta vasiyeti sayılacak mektupta, “saflarımızda çözülenleri ve moral bozanları derhal atın” dediğini nasıl unuturuz? Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, buna mukabil başta Muzaffer Oruçoğlu olmak üzere Koordinasyon Komitesi mensuplarının direnmediklerini ve çözüldüklerini de iyi hatırlarız. Ve önder Kaypakkaya’yı en son gören tanıklardan olan yoldaş Hasan Zengin’in, çapraz hücrede kalan İbrahim Kaypakkaya’nın yanına Yaşar Değerli ve Güneydoğu Anadolu Sıkı Yöneim Komutanı Şükrü Olcay’ında bulunduğu kalabalık, sivil giyimli bir heyetin geldiğini ve bu heyet ile Kaypakkaya arasında geçen konuşmanın muhtevasını da gayet iyi biliriz: Zira o “konuşmada” DEVLET, İbrahim Kaypakkaya’ya adeta “bu yazdıklarını savunuyor musun, hala arkasında mısın” diye sormuştur. İbrahim’de “evet, savunuyorum ve arkasındayım” demiştir. Ve onun için ister işkenceyle, ister kurşunla olsun Kaypakkaya, “arkadaşlarının 21 Nisan 1973’den itibaren çözülmeleri sonucunda”, “devletin aslında öldürmeyecekken dikkatini çekmiş masum bir öğrenci olduğu için” DEĞİL, ta başından beri DEVLETİN sahip olduğu İSTİHBARATIN sonucu İNFAZ edilmiştir. Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, 1. Ana Dava Dosyası’na konan ve müptezellerin bize unutturmaya çalıştıkları, MİT raporundaki şu saptamayı da hiçbir zaman akıldan çıkartmayız: “Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki haliyle en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” Şayet biz İbocular, balık hafızalı değilsek, ABD emperyalistleri tarafından “Soğuk Savaş” yıllarında yayınlanan The Communist Year Book’un 1973 baskısında önder İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar ve Ahmet Muharrem Çiçek’in ölüm haberlerinin H. Karpat tarafından adeta zafer edasıyla duyrulduğunu biliriz. İşte tüm bu nedenlerden ötürü bugün bu iğrenç, alçakça çamur saldırının ana hedefi kati surette Muzaffer Oruçoğlu DEĞİLDİR. Bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının ANA HEDEFİ önder İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermediği, devrimci komünist, proleter enternasyonalist siyasi ve ideolojik hattır. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp yürüten safralar, İbocu hattan ta 70’lerin ikinci yarısında kopup, evvela Enver Hoca’cılığı tercih eden, sonra devrimciliği bitirip, şimdilerde Dersimcilik yaparak statü sahibi olmaya çalışan, Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne “katliam” diyecek kadar antikomünistleşenlerdir. Ve ne ilginçtir ki, bu safralar geçmişteki anlatımlarında (mesela Kırmızı Gül Buz İçinde belgeseli için verdikleri yaklaşık 3 saatlik mülakatte) tek kelime bugünkü iddialarından bahsetmemişlerdir. Keza o günlerde karşılaştıkları Arslan Kılıç’la da gayet mülayim mülayim sohbet etmişlerdir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatıp, yürüten safraların bazıları ise kişisel öç alma derdinde olanlardır. Bunlar yıllarca İbocu=Dersimci denklemiyle eğitilmiş ama gerçekte İbrahim Kaypakkaya’nın ve onun dayandığı bütün bir komünist bilimle değil, Dersim’in yüzyıllarca sahip olduğu feodal kültürle yoğurulmuş müptezellerdir. Bu safralar, Kürt Milli Hareketi ile aileleri arasında yaşanan kanlı antagonizmaya, sırtlarını dayadıkları, Dersimli gördükleri, İboculukla alakası olmayan pragmatist hareketin ikircikli politikasına karşı gelip, kendilerini Türk şovenizminin Dersim temsilcisi eski CHP’li vekillerin kollarına atanlardır. Bu müptezellerin, vaktiyle Doğu Perinçek’in, Arslan Kılıç’a talimat verip, Arslan Kılıç’ında, “Ordu Göreve” pankartıyla bilinen, Nasyonal Sosyalist Gökçe Fırat’ın, “Türk Solu” dergisinde kalem oynatan Turhan Feyizoğlu’na siparişle yazdırdığı, İbo kitabının basımına nasıl cevaz verdikleri bilinir (bu kitap, hiç utanma ve arlanma duyulmaksızın bütün “İbo anma gecelerinde” de maslarda sergilenir). İbo kitabının dayandığı iki iddia vardır: 1. İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’den “bir kadın meselesinden ötürü ayrılmıştır”. 2. İbrahim Kaypakkaya, “jiletle intihar etmiştir”. İşin ilginç yanı şudur ki bu çamur kitabın “Önsözü”, gayet övücü sözlerle Muzaffer Oruçoğlu tarafından yazılmıştır. Ve bugün Oruçoğlu konusunda çok hassasiyet sahibi imiş gibi gözüküp, bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çekenler tarafından da o dönemde basımına ve dağıtımına onay verilmiştir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıyı başlatan bir diğer safra ise, yazdığı 9 sayfalık çamur yazının altına imzasını koyamayacak kadar alçak ve korkaktır. Bu müptezelin davet edilmediği, 2017’de Darmstadt’da buluşan İbocu geleneğin farklı nesillerinin toplantısında, birden ortaya çıktığı ve “Arslan Kılıç, İbrahim’den teorik olarak ileriydi. Ben Arslan ağabey ile konuştum. İbrahim işkence falan görmedi, intihar etti” der demez, nasıl linç edilmekten son anda kurtulduğu ve topuklarını yağlayıp, nasıl sırra kadem bastığı da bilinir. Bugün bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıda kullanan TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası’nın biz İbocular açısından zerre kadar özgül ve orijinal tek bir yanı yoktur. O dosyanın yegane özelliği, o dönemki kadroların alttan alta önder İbrahim Kaypakkaya’nın 5 Temel Belgesi’ne nasıl ŞÜPHE duymaya başladıklarının göstergesidir. (Zaten onun içindir ki, ortak bir savunma yapılamamaıştır) Bu ŞÜPHE’nin daha sonra 1978’de yapılan 1. Konferans’da verilen “Özeleştiri” ile TEORİLEŞTİRİLDİĞİ ve bugünlere dek uzayıp geldiğni de zaten hepimiz görmekteyiz. Öte yandan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının manidar boyutları da vardır ve ne ilginçdir ki, bir zamanlar Sosyal Emperyalistlerin Türkiye temsilcisi İsmail Bilen ve Haydar Kutlu TKP’sinin kurduğu TÜSTAV arşivinin envanterinde, TKP/ML 1. Ana Dava Dosyası gözükmekle birlikte, çevrim içi bu dosyanın tek bir sayfası dahi dijital olarak TÜSTAV sitesinde BULUNMAZKEN, iğrenç, alçakça, çamur saldırının sorumlusu, bahsi geçen müptezellerine kim veya kimler tarafından SERVİS edildiği ve hatta Türkiye’den Ethem Sancak’ın ortağı olduğu Türk-Rus ortak arama motoru YANDEX’e kim veya kimler tarafından da yüklendiğidir. Dünyanın olası bir 3. Emperyalist savaşla burun buruna geldiği, Türkiye’de islamcı-faşist bir rejimin 20 yıldır kendisini adım adım tahkim ettiği bir ortamda, önder İbrahim Kaypakkaya’ya yapılan bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının insanlığa ve devrime zerre kadar faydasının olmadığı son derece aşikardır. Yeni, genç nesiller bu iğrenç, alçakça, çamur saldırıdan ne öğrenecektir? Çamurdan ayaklı bu ahmaklar, İbrahim Kaypakkaya’ya karşı bir kaya kaldırdılar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Tarihsel olarak şimdiden o kayanın altında kalmışlardır. İnanmayan Hasan Yalçın’a, Gün Zileli’ye, Oral Çalışlar’a, Ferit İlsever’e, Nuri Çolakoğlu’na, Halil Berktay’a, Doğu Perinçek’e, Yaşar Değerli’ye, Orhan Kotan’a, Turhan Feyizoğlu’na baksın. Tüm bu adlar bugün hangi siyasi ideolojilk hela deliğine yuvarlandılarsa bu iğrenç, alçakça, çamur saldırının başını çeken safralar da o deliğe yuvarlanacaklardır...

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm

MKP 3. Kongre Tanıtım Videosu.Tek Bölüm
Bu video, mkp 3. Kongresinin, emperyalist dünya sistemine ilişkin fikirlerini, Türkiye Kuzey Kürdistan'ın sosyo ekonomik yapı tahliline ilişkin yaklaşımını ve devrimin niteliğine (demokratik devrimin görevlerini üstlenen, sosyalist devrime) ilişkin anlayışını, devrimin yolu olan sosyalist halk savaşını ve demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm projesini (gelecek toplum projesinde devlet anlayışını), ulus ve azınlıklar, ezilen inançlar, kadın ve lgbtt'ler, ve gezi ayaklanmasına ilişkin fikirlerini, birlik ve eylembirliği anlayışını, ittifaklar politikasını, yerel yönetimler anlayışını, işçi partisi değerlendirmesini ve komünist enternasyonale ilişkin güncel görevler yaklaşımını içermektedir.

TKP/ML İçindeki İki çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri_1

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr

https://www.muzafferorucoglu.com/?lng=tr
Ve Durgun Akardı Don Gençliğimde hayalimin sınırlarını aşmama yol açan, beni en çok etkileyen roman. Don kazaklarının yaşamı, iç savaş, toprak kokusu, aşk, yaratım ve yıkım. Şolohov iç dünyamdaki yerini hep korudu. 24 Mayıs 1936’da Şolohov, Stalin’in daçasına gidiyor. Sohbetten sonra Stalin Solohov’a bir şişe kanyak hediye ediyor. Solohov evine geldikten bir müddet sonra kanyağı içmek istiyor ama karısı, hatıradır diye engel oluyor. Solohov, defalarca kanyağı içme eğilimi gösterdiğinde, karşısına hep karısı dikiliyor. Aradan üç yıl geçiyor, Solohov ünlü eseri, dört ciltlik ‘Ve Durgun Akardı Don’u, on üç yıllık bir çabanın sonunda bitirip karısından kanyağı isteyince arzusuna erişiyor ve 21 aralıkta, Stalin’in doğum gününe denk getirerek içiyor. Tabi biz bu durumu, Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. Durgun Don’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bizleri, insanoğlunu birbirimize karşı çıkardılar; kurt sürülerinden beter. Ne yana baksan nefret. Bazen kendi kendime, acaba bir insanı ısırsam kudurur mu, diye sorduğum oluyor.” (1. Cilt) ---------

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu

TABURE - Muzaffer Oruçoğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu. Amfiye, elde olan hazır güçlerle, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, Latin Amerikalı devrimcilerin yaptığı gibi bir an önce silahlı harekete geçme eğilimi hakimdi. İbo kent fokosu olarak gördüğü bu eğilimin, gençliği kendi kitlesinden koparacağı ve emekçi sınıflarla bütünleştirmeyeceği kanısındaydı. Daha önceki Dev-Genç forumlarında, bireysel terör, kendiliğindencilik, ekonomizm üzerine Dev -Genç kadrolarıyla tartışmış, onları İstanbul’un işçi bölgeleri ile toprak sorununun yakıcı olduğu yerlere yönlendirme çabası içine girmiş, direnişi ve silahlı mücadeleyi oralarda örgütlemeye çağırmış olduğu için herkes İbo’nun toplantıya gelme amacını ve neler söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyordu. Hatta tahminin de ötesine geçiyor, İbo’nun üniversitedeki sağlam kavgacı unsurları araklayıp, kendi çalıştığı fabrikalar semtine, Alibeyköy’e ve Trakya’ya götüreceğini, üniversiteleri savunmasız durumda bırakmakla kalmayacağını, götürdüklerini de oralarda pasifize edeceğini söylüyordu. İbo biraz da Doğu Perinçek’in daha önce, gençliğin üniversite sınırları içindeki mücadelesini çelik çomak oyununa benzeterek küçümsemesinin cezasını çekiyordu. Dev- Genç kadroları PDA içindeki görüş ayrılıklarını bilmediği için İbo’nun Perinçek gibi düşündüğü sanısına kapılıyorlardı. Kızgınlıkları biraz da bundandı. İbo, ben, Garbis, Kabil Kocatürk, birkaç kişi daha, grup halinde toplantıyı izliyoruz. Konu, Cihan Alptekin, Necmi Demir, Ömer Erim Süerkan, Gökalp Eren, Namık Kemal Boya ve Mustafa Zülkadiroğlu’ndan oluşan Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu içindeki anlaşmazlıklar. Konu açılıyor, tartışmalar başluyor, Zülkadiroğlu saymanlıktan istifa ediyor. Tartışmaların kızıştığı bir anda, söz alanlardan birisi, gençliğin emekçi sınıflara açılması gerektiğinden, aksi taktirde iç didişmelerin artacağından söz ediyor. Bir diğeri, militan gençliğin, kitle çalışması kisvesi altında, kavga alanlarından çekilerek pasifize edilmek istendiğinden dem vuruyor. Bunun üzerine kolunu kaldırıp söz istiyor İbo. Görmezlikten geliyor Cihan Alptekin, bir başkasına söz veriyor. İbo’nun konuşması durumunda ortamın elektirikleneceğini iyi biliyor. Konuşmacı sözünü bitirdikten sonra İbo kolunu kaldırıyor. Yine görmezlikten gelip bir başkasına söz veriyor Cihan. Arkamızda oturan militanlar, tatsız yorumlarla laf dokunduruyorlar bize. İbo duyacak diye endişeleniyorum. Kafasını bana doğru çevirerek, “Örgüt içi demokrasi dar bir çete tarafından resmen yok ediliyor,” diye mırıldanıyor. “Biraz bekle,” diyorum. Bekliyor. Birkaç kişi daha konuştuktan sonra el kaldırıyor. Ben de kaldırıyorum. Toplantının selameti için hiçbirimize söz hakkı vermiyor Cihan. İbo bu kez olduğu yerden: “Deminden beridir el kaldırıp söz istiyorum, söz vermiyorsun,” diyor. “Söz almadan konuşma,” diye uyarıyor Cihan. “Siz iktidar mücadelesini kendi içinizde kendiniz gibi düşünmeyenleri susturarak mı vereceksiniz? Düşünceler çatışmazsa doğrular nasıl çıkacak ortaya?” Cihan’ın, “Söz almadan konuşuyor, usulsüzlük yapıyorsun, otur yerine!” uyarısını arkadan gelen tehditvari uyarılar izliyor: “Otur yerine be, ne konuşacaksın!” “Seni gençliğin militan mücadelesi içinde göremiyoruz İbrahim, otur yerine, senin ne diyeceğini biliyoruz biz.” İbo bu kez geri dönerek, “Ben de sizleri işçi semtlerinde, grev çadırlarında göremiyorum,” diye çıkışınca, “Otur yerine,” sesleri çoğaldı. Amfideki tüm kafalar İbo’ya yöneldi. İbo yönünü tekrar sahneye doğru çevirip konuşmasını sürdürünce, ülkedeki siyasi atmosfer ile Bölge Yürütme Kurulu’nun içindeki çekişmelerin gerdiği sinirler, habis bir uğultu halini aldı. Arkamızda bulunan militanlardan Bombacı Zihni (Zihni Çetin), “Otur ulan otur, diyorum sana!” diye bağırarak, oturduğu tabureyi kaldırıp İbo’nun kafasına vurdu. Dehşet içinde kaldım. Kabil Kocatürk Zihni’ye ve arkadaşlarına doğru hörelenince kolundan çektim. Grubun içinde, Nahit Tören, Taner Kutlay, Zeki Erginbay, Mustafa Zülkadiroğlu gibi Dev-Genç’in mücadele içinde pişmiş ünlü militanları vardı. Nahit gibi birkaçının belinde de tabanca vardı. Zihni elindeki tabureyi yere koydu, durgunlaştı. Mücadeleci ve sinirli bir insandı. Harp okulundayken, öğretmeni Talat Aydemir’in örgütlediği 1963 darbesine katılmış, tutuklanıp üç yıl hapis yatmış, çıktıktan sonra 68 eylemlerine katılmış, Filistine gidip gelmiş fedakar bir insandı. İbo’nun kafası kırılmış, kırıktan boşanan kan, alnından yüzüne, boynuna ve göğsüne yayılmıştı. Dik durmaya çalışıyordu ama benzi solmuştu. Bir koluna Ragıp Zarakol diğerine de hatırlayamadığım birisi girmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu binası, Dev-Genç’in en önemli üssü olduğu için polis binadaki olayları anında haber alıyordu. Az sonra polis ekibi geliyor, İbo’yu alıp götürüyor. Nereye götürdüklerini bilemiyoruz. Karanlık çöktüğünde geliyor İbo. “Beni alıp Karakola götürdüler,” diye anlatıyor. “Kafama bant çektikten sonra sorguya aldılar. Komünistler arasında post kavgasının olduğunu, birilerinin vurduğunu ileri sürdüler. Kabul etmedim, merdivenden düştüğümü söyledim, tutanağa öyle geçti.”

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler... 2015’ten itibaren adım adım

(HBDH)--Halkların Birleşik Devrim Hareketi tartışmalarından kesitler...  2015’ten itibaren adım adım
Kriz ve kaosun patlak verdiği noktadan itibaren süreci kısaca özetlersek:-----Nisan 2015’te partimize yönelik ... alanında gerçekleştirilen operasyon sonrası yapılan ve partimize “Haziran Toplantısı” olarak sunulan belge, bu üyelerin krizi patlatma noktası olmuş, bu şekilde gerçek niyetlerini, ideolojik ve politik duruşlarını ortaya sermişlerdir.

Sınıf Teorisi - Partizan

Sınıf Teorisi - Partizan
Katledilişinin 50. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yol Göstermeye Devam Ediyor! ''Türkiye'nin Geleceği Çelikten Yoğruluyor, Belki Biz Olmayacağız Ama, Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak'' İbrahim Kaypakkaya

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh

UMUDA HAYKIRIŞ – 25 YAŞINDA!--Tarih: 11.10.2025  Giriş: 18:30  Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rh
Bu özel gecemizde, ezgilerimizin gücünde buluşmak, ve bir mücadeleyi daha yükseltmek için sizleri aramızda görmek istiyoruz. Tarih: 11.10.2025 Giriş: 18:30 Yer: Stadthalle Ransbach-Baumbach, Rheinstraße 103, 56235 Ransbach-Baumbach Birlikte söyledik, birlikte mücadele ettik, şimdi de birlikte kutlayacağız! Gelin, umudun sesini hep birlikte daha gür haykıralım! UMUDA HAYKIRIŞ

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan

1970' lerde Türkiye Solu--Vehbi Ersan
TIKLA ve İNDİR

Mahir Çayan Bütün Yazılar

Mahir Çayan Bütün Yazılar
TIKLA_Pdf_indir

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4

M. Ali ESER ve Kitabının Devrimci Demokrasi tarafından Kritiği_1_2_3-4
Tıkla

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP

Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP
Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni kurdu TKP-ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonu'ndan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla "ortak mücadele örgütü" olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ni ilan etti.

Burjuva Medya

Burjuva Medya
Tıkla

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR….. TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı

İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU GÜNCELLENİYOR…..     TKP-ML Merkezi Yayın Organı olan İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞU sayı
Tıkla

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri

Iki Lider iki Örnek-Polis Ifadeleri
Tikla ve Oku

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan

Umuda Haykırış - Tutsak Partizan
TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA.TIKLA

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )

Umuda Haykırış - Kovo ( Yetiş Yalnız 2010 Hozat )
Mehemt Demirdağ için yapılan zazaca besteyi Yetiş Yalnız 2010 yılında katıldığımız Dersim Festivalinde seslendiriyor.

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan

Dersim Dağlarında - PDF- H_Gündogan
Gerilla savaşının başlatılması kararı ancak 1981 Şubatında gerçekleştirilen ve ‘Bolşevik Partizan’ grubunun kopuştuğu II. Konferansta alınabilmiştir. II. Konferans’tan bu kararın çıkmasını sağlayan kadrosal gücümüzün, Parti genel sekreteri Süleyman Cihan başta olmak üzere, önemli bir çoğunluğu, maalesef çok kısa denilebilecek bir süre içinde ya katledildi ya da tutsak edilerek saf dışı bırakıldı. Dolayısıyla da Parti, alınan bu kararın hayata uygulanmasında önderlik düzeyinde, kadrosal kabiliyetini esasen yitirmiş oldu. Öneminden ötürü ‘tarih’yazıcılarının bunu kayda geçmesi gerekiyor. Elbette Parti, yedek üyeler ve Parti iradesine danışarak yaptığı atamalarla ‘MK’ organının varlığını sürdürmesini sağlayabildi. Ancak bu ‘MK’, artık farklı bileşimli bir MK idi! Parti literatürümüze “2.MK” olarak geçen bu önderlik, önce ‘3 fahri üyemizden Aslan Kılıç’ın revizyonuyla pusula yitimine uğratıldı (O Aslan Kılıç ki kısa bir süre sonra da dümeni tam kırıp, Doğu Perinçek abisinin kollarında yoluna devam edecekti). Ardından Süleyman Yeşil ve Muzaffer Oruçoğlu’nun malum ve tipik sağ oportünist güzergâhıyla yeşillendirildi...

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993

Sivas Mahkemesinden Umut Yok! Umut Halkın adeletinde ! 2TEMMUZ1993
https://www.youtube.com/watch?v=tbaQngBSHdA

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe

Kurtuluş Cephesi_PDF_Kütüphabe
TIKLA

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara

Şan olsun 50 küsür yıllık tarihte umuda harç olanlara
Tıkla

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi
HBDH__________TIKLA__________HBDH

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız

Dağların savaşçı ve sanatçısı Yetiş Yalnız
Dersim’in Aliboğazı’nda, 24 Kasım 2016’da 11 yoldaşıyla birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Yetiş Yalnız (Ahmet), Grup Umuda Haykırış’a emek verenlerden biriydi. Yetiş, Fransa’nın Metz şehrinde doğdu. Genç yaşta devrimci mücadele ile tanışan ve Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) ve Yeni Demokratik Gençlik (YDG) çalışmalarına katılan Yetiş’in en sevdiği kendini ifade etme yöntemi ise sanattı. Müzik yapıyordu ve bu yeteneğini de mücadelenin hizmetine sundu. Partizan Müzik Topluluğu, Grup Umuda Haykırış, Grup İsyana Özlem ve Grup Şiar’ın gelişimine ciddi katkıları oldu. Yetiş, devrimci mücadeleyi baskılara rağmen sürdürme kararlılığındaydı. Avrupa’nın birçok ülkesinde yaptığı çalışmalar, onu Fransız polisinin hedefine dönüştürdü. 2006 yılında Paris’te kaldığı eve yapılan operasyonda tutuklandı ve 8 ay hapsedildi.

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi

Türkiye Üzerine : Şark Meselesi
Amerika'da yayınlanan New York Tribune, iki yüz bini aşan tirajıyla, o yıllarda, belki de dünyanın en büyük gazetesiydi. «Türkiye Üzerine» Marx'ın bu gazeteye, «Şark Meselesi» ile ilgili olarak yazdığı makaleleri kapsamaktadır. «Türkiye Üzerine», geçen yüzyılda büyük devletler arasında kurulan politik ilişkilere «Şark Meselesi» açısından ışık tuttuğu gibi, Marx'ın Osmanlı İmparatorluğunun politik durumu ve toplumsal (sosyal) yapısı hakkındaki fikirlerini de dile getirir; bu bakımdan bizi özellikle ilgilendirmektedir. Bu yazılardan bir kısmının tamamen Marx' a ait olmadığı açıklamalar da belirtilmiştir. Biz, karışıklık olmasın diye, geleneğe uyarak, «Marx'ın» dedik. (Bkz. Kitabın sonunda yer alan)

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir

Umuda Haykırış: Kuşaklar arasında müzikle elçilik-Serda Demir
Yetiş Yalnız’ı sormak istiyorum. 2016’da Dersim’de şehit düşen Yetiş Yalnız’ın da grubunuza çok emeği geçti. Onu ve grubunuza olan etkisini anlatabilir misin? Yetiş ile aynı dönem gençlik faaliyeti yürütüyorduk. 90’lı yılların politik atmosferi içinde kendine politik kimlik kazandırdı ve sanatsal çalışmalarla bütünleştirdi. Onun Fransa’da kendi müzik grubu vardı ama bizimle de konserlere çıkıyordu. Birlikte gençlik festivalleri de örgütledik ve sayısız sahnelerimiz oldu. Halkların Uluslararası Mücadele Birliğinin (ILPS) daveti üzerine Hindistan’da da birlikte konser verdik ve enternasyonal faaliyetler ekseninde sayamayacağım daha nice dinletiler oldu. Partizan Müzik Topluluğu içinde de ortak ürettik ve söyledik. 2010 yılında Dersim Festivalinde bizimle birlikte sahne aldı. En son o zaman görüştük ve orada vedalaştık.

Kobanê Film

Kobanê Film
TIKLA ve İZLE

İşçi Köylü Kurtuluşu

İşçi Köylü Kurtuluşu
TIKLA